27 Mayıs 1960 Sonrası Politik Ortam
Türkiye’nin siyasal yaşamına kuş bakışı göz atacak olursak şöyle bir dönemlendirme yapılabilir:1
1- 1920’lerden yani Cumhuriyetin kuruluşundan 1946–1950’lere kadar süren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarı dönemi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası girişimleri bir kenara bırakılacak olursa, tek parti dönemi de denilebilir buna.
2- 1950 sonrası çok partili dönem. CHP iktidarı bu tarihte son bulur ve Demokrat Parti (DP), yapılan seçimler sonunda ezici bir çoğunlukla Meclis’teki ve iktidardaki yerini alır.
Bu çok partili dönem 3 defa kesintiye uğrar:
- 1960–1961 (27 Mayıs darbesi ile)
- 1971–1973 (12 Mart darbesi ile)
- 1980–1983 (12 Eylül darbesi ile)
Bu üç darbenin yanı sıra 28 Şubat “postmodern darbe”sini ve “Sarıkız”, “Ayışığı”, “Yakamoz”, “Eldiven” ve “Balyoz” darbe teşebbüsü iddialarını ve Talat Aydemir’in 22 Şubat 1962 ile 20–21 Mayıs 1963 tarihlerinde gerçekleştirdiği darbe girişimlerini ayrıca anmak gerekir. 28 Şubat 1997’de gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınan kararlardan dolayı “28 Şubat” olarak anılan “askeri müdahale”, Meclis’in kapanmasına yol açmadığından 4 numara olarak bu kesintiler arasında yerini alamasa da, 28 Şubat’ın, dönemin Refah Partisi (RP)–Doğru Yol Partisi (DYP) koalisyon hükümetinin başbakanı olan Necmettin Erbakan’ın istifasına neden olduğu ve sonuçta hükümetin çöktüğü bilinmektedir. Bu “müdahale”nin ilk adımlarından biri sayılabilecek olan Sincan’da tankların yürütülmesinin, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir tarafından “demokrasiye balans ayarı” olarak nitelendirmesi de hafızalardaki tazeliğini koruyor.2 “Sarıkız”, “Ayışığı”, “Yakamoz”, “Eldiven” ve “Balyoz” adı verilen darbe girişimleri ise 2003–2004 yıllarında dönemin Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetine karşı planlandığı iddiasıyla gündeme gelir ve davalara konu olur.3
27 Mayıs 1960 tarihinde ordu 10 yıllık DP iktidarına son verir ve yönetime el koyar ve meclis feshedilir. Bu “askeri müdahale” daha sonra gerçekleşecek olan 28 Şubat “postmodern askeri müdahale”si, “Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven, Balyoz” darbe teşebbüsü iddiaları ve Talat Aydemir’in darbe girişimleri ile birlikte Türkiye darbelerinin en fazla tartışılanlarından biri haline gelir. 12’ler (12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri) “darbe” olarak fazla tartışılmaz, hatta “askeri faşist cunta” olarak nitelendirilebilirken, 27 Mayıs için “devrim”, “politik devrim” nitelendirmeleri yapılabilmekte,4 28 Şubat klasik “darbe” kalıplarına sığdırılamadığı için “darbe ama postmodern darbe” denilebilmektedir.5
27 Mayıs’ın ardından, 15 Ekim 1961’de seçimler yapılır, 20 Kasım 1961 tarihinde ise CHP–AP (Adalet Partisi) koalisyonu kurulur. Aradan geçen bu süre boyunca ülke, Milli Birlik Komitesi’nin yani ordunun idaresi altında kalır.
27 Mayıs Sonrası Ordu
Milli Birlik Komitesi (MBK)
27 Mayıs darbesi, bir grup albay ve üst rütbeli subaylar tarafından gerçekleştirilir. Darbenin, generallere rağmen gerçekleştirilmiş olması, onu, daha sonra gerçekleşecek olan darbelerden de ayıran bir özelliktir. 27 Mayıs, DP yönetimine olduğu kadar ordu hiyerarşisine karşı da yapılır.6
27 Mayıs’ta darbeyi gerçekleştiren subaylardan 38’i kendilerine Milli Birlik Komitesi (MBK) adını vererek iktidara yerleşir. MBK, 25 Ekim 1961 tarihine kadar yönetimini sürdürür. Ancak darbenin hemen ertesinde, ordu içinde, MBK’ya da yansıyan tasfiyeler gerçekleşir. Bu durum, ordu içinde de bir anlaşmazlık, güç çekişmesi olduğunun göstergesidir.
MBK’nın, üzerinde durulması gereken ilk icraatları şunlar olur:
1— Yassıada yargılamaları
27 Mayıs’ın ardından tutuklanan DP’lilerin duruşmaları, Marmara Denizi ortasında steril denebilecek bir ada olan Yassıada’da yapılır. 14 Ekim 1960 tarihinde başlayan duruşmalar, 15 Eylül 1961’de sona erer. 592 “sanık”tan 288’i için idam cezası istenir. 15 kişi idam, 31 kişi müebbet cezasına çarptırılırken, 418 kişi çeşitli cezalar alır, 123 kişi ise beraat eder. MBK, 15 idam cezasından sadece 3’ünü onaylar. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül günü, Adnan Menderes ise 17 Eylül günü idam edilir.
2- Üniversitedeki tasfiyeler: 147’ler olayı
Ekim 1960 tarihinde, MBK tarafından, 147 öğretim üyesi ve yardımcısı üniversiteden uzaklaştırılır. Üniversitelerde yaşanan bu tasfiye, “147’ler olayı”, tasfiye edilenler ise “147’ler” olarak anılmaktadır.7 Bu tasfiyenin ardından, birçok rektör ve öğretim üyesi de bu durumu protesto etmek için istifa eder. Kendisi de üniversiteden uzaklaştırılanlar arasında yer alan Prof. Mina Urgan, bu durumu, yönetimin sağ gösterip sol vurması olarak adlandırır.
3- Kürt Muhalefetini Sindirme Girişimi ve “Sivas Kampı”
27 Mayıs darbesinin hedeflerinden birisini de olası Kürt muhalefeti oluşturmaktadır. Darbeden hemen sonra, 4 gün içinde, yaşları 14 ile 70 arasında değişen ve Kürt ileri gelenleri olarak bilinen veya önemli Kürt aşiretlerinin üyesi olan 485 kişi gözaltına alınır. Bu insanlar için Sivas Kabakyazı’daki 5. Er Eğitim Tugayı’nın askeri garnizonu içerisinde özel bir kamp oluşturulur. 485 kişi, bu Sivas Kampı’nda 90 gün boyunca, zorunlu olarak tutulurlar. 90 gün süren bu zorunlu misafirliğin sonrasında 55 kişi sürgüne yollanır.
4- Ordudaki tasfiyeler: Eminsular, Ondörtler, Talat Aydemir ve Silahlı Kuvvetler Birliği
MBK’nın ilk icraatlarından biri de ordu içerisinde gerçekleştirdiği tasfiyelerdir. İlk tasfiye 3 Ağustos 1960 tarihinde gerçekleştirilir. MBK yönetimi, 25 fiili yılını dolduran subayların emekliliğine olanak sağlayan 42 sayılı kanuna dayanarak 235 general ve amiral ile 5000’e yakın subayı emekli eder. Tasfiye edilen bu subaylar, sonradan, Emekli İnkılap Subayları (Eminsu) olarak anılacaktır. Bu tasfiye olayı, yeniden yapılanma yoluyla MBK’nın silahlı kuvvetler üzerindeki otoritesini meşrulaştırmaya hizmet eder.8
Eminsular’la birlikte, MBK tarafından daha önce genelkurmay başkanlığına getirilmiş olan Orgeneral Ragıp Gümüşpala da tasfiye edilir. 2 Ağustos 1960 tarihinde emekliye sevk edilen Gümüşpala, daha sonra AP’nin kurucusu olacaktır.
Ordu içerisindeki ikinci tasfiye hareketi ise 13 Kasım 1960 tarihinde gerçekleştirilir. Tasfiye edilenler “Ondörtler” olarak bilinmektedir. 38 kişiden oluşan MBK içerisinde, darbenin hemen ardından iki farklı eğilim ortaya çıkar. Bunlardan, “aşırılar”9 veya “radikal kanat”10 olarak adlandırılabilecek birincisine dâhil olanlar, darbe başarıya ulaştıktan sonra da ülkeyi askeri rejim ile yönetmek isterler.11 Bunlar, partilerden oluşan bir meclis yerine, oluşturulacak olan çeşitli meslek örgütlerinin temsilcileriyle işbirliği halinde çalışabilecek tek bir ulusal meclis kurulmasını tasarlamaktadır.12
MBK içerisindeki, 38 subaydan 21’i bu gruba dâhildir. “Ilımlılar”13 olarak adlandırılabilecek ikinci eğilimde yer alanlar ise, İsmet İnönü’nün etkisi ile, hukuki ve siyasal düzenlemeler yapıldıktan hemen sonra seçimlere gidilmesini ve iktidarın parlamentoya devredilmesini düşünmektedir.14 “Aşırılar”ın yaş ortalaması 37,2 iken, “ılımlılar”ın yaş ortalamasının 45,3 olması da ilginç bir ayrıntıdır.15 Bu durum, bu darbe özelinde, darbeyi gerçekleştirenlerin tamamının ordunun görece alt kademelerinden olmasıyla beraber düşünüldüğünde, genç darbecilerin, daha aşırı istekleri olduğunu da göstermektedir.
“Aşırılar” içerisinde öne çıkan isim, 1940’larda “Turancılık”16 davalarında yargılanmış olan Alpaslan Türkeş’tir. Türkeş, “aşırıların” tasarılarının mimarı olarak bilinmektedir.
Ali Gevgilili o dönem yaşanan güç çekişmesinin taraflarına dair şunları yazmaktadır:
“Panturanizm ideolojisiyle Türkiye çapında yeni bir tek parti/tek adam dönemini açmak özlemlerinden kuşkulanılan Türkeş ve iktidardaki bir grup radikal MBK üyesi genç subaya en büyük tepki, bir zamanlar DP’ye karşı muhalefeti yürüten sol kesimlerden ve CHP’den geliyordu. Sol ve CHP’liler karşı çözüm yolu olarak Kurucu Meclis isteğini gündeme yükseltmekteydiler.”
Ali Gevgilili, Yükseliş ve Düşüş (1987)17Sonuçta “radikal kanat” içerisinde yer alan 21 subaydan öne çıkan 14’ü, General Cemal Madanoğlu yönetimindeki daha ılımlı bir MBK grubu tarafından, Orgeneral Cemal Gürsel’in de onayıyla tasfiye edilirler. Bu 14 subay, MBK’dan çıkarılıp ordudan tasfiye edildikten sonra, birkaç gün içerisinde, kendilerine danışman statüsü verilerek Türkiye dışındaki büyükelçiliklere sürülürler.
Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB)
Ondörtler’in tasfiyesini gerçekleştiren Madanoğlu’nun gücü de bir süre sonra tırpanlanacaktır. Bunu gerçekleştiren ise ordu içerisinde ortaya çıkacak ve MBK’ya rağmen perde arkasında yönetimi idare edecek olan Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB) adlı yapılanmadır. Bu yapılanma, kendisini ve gücünü, Orgeneral İrfan Tansel’in MBK tarafından görevinden alınmak istenmesi üzerine gösterir ve 6 Haziran 1961 tarihinde Genelkurmay’a bir ültimatom verir. Bu ültimatomda, Tansel’in Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na geri verilmesi isteğinin yanı sıra, emekliliği ya da görev yerlerinin değiştirilmesi istenen bazı askeri yetkililerin listesi de vardır. Madanoğlu da Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan alınması istemiyle bu ültimatomda yer almaktadır. Ültimatomda, bundan böyle ordu içerisindeki yükseltme ve tasfiyelere MBK’nın karışmaması da istenir. Sonuçta MBK, Tansel’i görevden alma kararını geri çekmek zorunda kalırken, Madanoğlu da 6 Haziran tarihinde hem MBK üyeliğinden hem de Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı görevinden istifa eder. Böylece ülkede yönetimi elinde bulunduran yeni güç odağı belli olur: Silahlı Kuvvetler Birliği.18
Ancak SKB de kendi içerisinde bütünlüğü olan bir yapı değildir. MBK, “ordu içinde çeşitli dönemlerde ortaya çıkan çeşitli gizli komitelerin kısa sürede bir araya getirilmesinden doğan bir kuruluştu[r]”, SKB ise MBK içerisindeki bu grupların üst kadrolarının kendi içerisinde bir meclis gibi çalışması sonucu doğmuştur.19 SKB içerisindeki tüm grupların, en sonunda, lider olarak bağlandıkları kişi ise Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’dır.20
SKB içerisindeki gruplardan birisi de “27 Mayıs’ı düzenleyen ilk çekirdekler arasında bulunduğu halde eylem sırasında Kore’de görevli olduğu için MBK’da yer almayan albay Talat Aydemir’le arkadaşlarının egemenliğindeki Ankara’da beliren albaylar cuntasıdır.”21
Talat Aydemir ve Albaylar Cuntası
Aydemir, 1917 Bilecik doğumludur. 1939’da Harp Okulu’nu, 1954 yılında da Harp Akademisi’ni bitirir, 1959’da görevli olarak Kore’ye gider ve 1960 Haziran ayına kadar Kore’de kalır. Ancak, Türkiye’de bulunmamasına rağmen 27 Mayıs hazırlıkları içerisinde yer alır. Yurda döndükten sonra da Kurmay Albay rütbesindeyken MBK tarafından Harp Okulu Komutanlığı’na atanır. Aydemir’in adını ön plana çıkaracak gelişmeler ise bundan sonra yaşanır. Aydemir, 27 Mayıs sonrasında, iki darbe girişiminde daha bulunur.
27 Mayıs’ın ardından, AP’nin aldığı oy oranı ve iktidara ortak olması ordu içerisindeki pek çok kesimde rahatsızlığa yol açar. Bu rahatsızlık, 27 Mayıs’ın misyonunun tamamlanmadığı, yeni bir müdahaleyle, işler rayına girene kadar askerin yönlendiriciliğinin devam etmesi gerektiği düşüncesine yol açar. Bu nedenle, o dönem için “cuntalar”dan bahsedilir. Ordu içerisinde var olan bazı gruplaşmaların hazırlığına giriştiği “cuntalar”dan. Tek bir “cunta” da değil, birden fazla “cunta” söz konusudur. Bunlar içerisinde öne çıkanı ve fiiliyata döküleni ise Talat Aydemir’in başını çektiği “Albaylar Cuntası”dır.
Ordu içerisindeki rahatsızlıkların ve darbe girişimlerinin varlığı ve giderek yükselmesi nedeniyle İsmet İnönü 1962’nin Ocak ayı içerisinde bir radyo konuşması yaparak “demokrasiye karşı hiçbir hareketin içinde yer almam, aksine onunla mücadele ederim” diye görüş bildirmek zorunluluğunu hisseder.22 Yine İnönü’nün girişimiyle Genelkurmay Başkanı Sunay, Genişletilmiş Komuta Konseyi’ni acilen toplantıya çağırır. 19 Ocak 1962 tarihinde gerçekleşen bu toplantıda, ordu içerisinde müdahale isteyenlerle istemeyenler kozlarını paylaşmış olacaktır. Genelkurmay Karargahı’nda 72 kumandan toplanır. “İki cepheye ayrılmışlardı: Müdahale isteyen Talat Aydemir ve albaylar bir yanda… buna karşı çıkan Sunay ve generaller öbür yanda…”23 Bu toplantıda Aydemir, “Bu memlekette yüzde yüz ikinci bir ihtilalin olacağına inanıyorum. Hiyerarşik bir ihtilal en az zararlısı olur” diyerek adeta generallere, Genelkurmay Başkanı’na darbenin başına geçmeyi teklif eder. O kadarla da kalmayıp “Ben sizi ikaz ediyorum. Orduda parçalanma var. Alt kademenin baskısı artıyor.” sözleriyle aba altından sopa da gösterir. Bu toplantıyı ve albayların içerisinde bulunduğu ruh halini dönemin Milli Savunma Bakanı Özel Kalem Müdürü olan Talat Turhan şöyle anlatıyor:
Çok sert bir konuşmaydı. Yani şimdi bir askerlikte olmayacak bir konuşmaydı. Bir tarafta Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, orgeneraller, karşılarında bir albay çok ağır eleştiri getiriyor, hiç kimse gıkını bile çıkaramıyor. Neden? Çünkü orada, o çizgi içinde o albayın haklılığı var. Yani demokrasiden yana olmak veya olmamak tavrı değil. O koşullar içinde gelinen süreçte bir birliktelik var. O birliktelik içinde bir tavır var. O tavır ne tavrı? Karşı devrimciye iktidar verilmez tavrı. Eh Sunay da şimdi ‘verilir’ tavrını öne çıkarıyor. Demokrasiden yana olduğundan değil, artık çıkarını orada gördüğü için…
Talat Turhan, dönemin Milli Savunma Bakanı Özel Kalem Müdürü24Aydemir’in görüşleri açıktır. Bunun üzerine 18 Şubat’ta başlıca komutanlarla yeni bir toplantı düzenleyen Sunay, “büyük grupların” kendisiyle birlikte olduğunu görür ve Aydemir ile çevresindekileri tasfiye kararı alır.25 Tasfiye günü olarak 22 Şubat seçilir. Aydemir ve çevresindekiler ise 9 Şubat tarihinde Balmumcu’da bir araya gelerek, komuta kademesi ve Hava Kuvvetleri’ni de ikna ederek 20 gün içinde iktidara el koymaya karar verirler. Bu amaçla, toplantıya katılan 54 subay tarafından “9 Şubat Protokolü” olarak bilinecek olan yazılı belge imzalanır.26
Tasfiye planı, darbe girişiminin başında yer alan subayların görevlerinden alınarak Doğu’ya tayinini içermektedir. Tayin kararnameleri, 21 Şubat’ta Aydemir’e iletilir ve bir gün sonra darbe girişimi başlar.
22 Şubat 1962 akşamı Aydemir’in tüm Harp Okulu öğrencilerini harekete geçirip kendisine destek sağlayan öteki birliklerle Ankara’ya egemen olma eyleminin başlangıcı, Sunay’ın tasfiye planı’ydı. Aydemir, durumun beklentilerine uygun gideceğinden öylesine güvenliydi ki, İnönü’yle hükümet üyelerini Çankaya Köşkü’nde ele geçirdiği halde onların bırakılmalarına bile izin vermişti. Oysa, Aydemir harekete geçişinden kısa süre sonra yalnız kaldığını, öteki üst düzey grupların birer birer koptuğunu anlayacaktı. Başkaldıran albay kan dökmeden teslim oldukları takdirde bağışlanıp serbest bırakılacaklarını bildiren Başbakan İnönü’ye sabaha karşı boyun eğiyordu. İnönü, AP açısından bile o anda demokrasiyi kurtaran kahraman gibiydi. Meclis, ertesi gün, O’nu ayakta karşılayacaktı. Aydemir ve kadrolarıysa artık devlet çarklarının dışındaydılar.
Ali Gevgilili, Yükseliş ve Düşüş (1987)27
Bu darbe girişimine, 500’ü subay 8 bin asker katılır. Sonuçta Aydemir’in de aralarında olduğu 69 subay emekliye sevk edilir ve bazı generaller de değiştirilir. Ancak Aydemir daha ilk günden yeni bir girişim için kolları sıvar.
İkinci darbe girişimi 20–21 Mayıs 1963’te gerçekleştirilir. O tarihlerde artık yurda dönmüş olan Ondörtler ile Aydemir arasında görüşmeler olduğu ve beraber oldukları yönünde haberler de ortalıkta dolaşmaktadır. Ancak bu darbe girişiminde, Aydemir’in “eskisinden de yalnız” olduğu görülecektir. “Söylentilere göre, bir süre kendisiyle birlikte yargılanacak olan Ondörtler’den Türkeş bile onu çok önceden yalnız bırakanlar arasındaydı.”28
Olaylar sırasında 1 hava albay, 1 binbaşı, 2 harp okulu öğrencisi ve 4 er yaşamını yitirir, aralarında yüksek rütbeli general ve subayların da yer aldığı 26 kişi de yaralanır. Bu darbe girişiminin ardından Harp Okulu öğrencilerinin tamamı okuldan atılır ve Aydemir’le beraber 1439 kişiye dava açılır. Yapılan yargılamalar sonrasında, Aydemir ve 6 arkadaşı (Fethi Gürcan, Erol Dinçer, İlhan Baş, Cevat Kırca, Osman Deniz, Ahmet Güçal) ölüm; 30 kişi ömür boyu hapis; 33 kişi ise 3 aydan 15 yıla kadar varan hapis cezaları alırlar. Aralarında Ondörtler’e mensup bazı eski subayların da bulunduğu 38 kişi ise beraat eder. Harp Okulu’nda tutuklanan askeri öğrencilerden ise 1293’ü beraat ederken 91’ine 3 ay, 75’ine 4 yıl hapis cezaları verilir. İdam cezası verilenlerden Binbaşı Gürcan 26 Haziran 1964 tarihinde, Aydemir ise 5 Temmuz 1964 tarihinde idam edilir.29
Orduda alt kademelerde yaşanan kaynama, bu cezalar ve idamlarla bastırılmış gibi görünse de alttan alta devam edecek ve kendisini 1971 yılında iki ayrı darbe girişimi olarak gösterecektir. 1971 yılında biri “sol” olarak nitelenen “9 Mart”, diğeri ise “sağ” olarak nitelenen “12 Mart” olmak üzere iki darbe hazırlığı söz konusudur. Darbeyi gerçekleştirenler 12 Martçılar olur.30
27 Mayıs’tan 12 Mart’a Hükümetler
27 Mayıs’tan 12 Mart’a kadar 5 hükümet kurulur. Ortalama olarak her iki senede bir hükümet değişmiştir denebilir. Ancak bu da tabloyu tam olarak vermez. 27 Mayıs’ın ardından ilk 5 sene neredeyse her yıl hükümet değişmiş ve 4 ayrı koalisyon hükümeti kurulmuştur. Sadece bu bile yaşanmış olan siyasal hareketliliği ve gerginliği göstermek için yeterlidir. Bu 5 hükümet şöyledir:
1— 20 Kasım 1961 – 1 Haziran 1962 — CHP – AP koalisyonu (I. İnönü koalisyonu)
2— 25 Haziran 1962 – 2 Aralık 1963 — CHP – YTP (Yeni Türkiye Partisi) – CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) koalisyonu (II. İnönü koalisyonu)
3— 25 Aralık 1963 – 13 Şubat 1965 — III. Koalisyon dönemi. CHP, bağımsızların katılımıyla kurmuştur hükümeti, YTP ise dışarıdan destek olmaktadır.
4— 20 Şubat 1965 – 10 Ekim 1965 — IV. Koalisyon dönemi. Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında AP – YTP – CKMP koalisyonu. Başbakan yardımcısı AP’nin henüz milletvekili olmayan Genel Başkan’ı Süleyman Demirel’dir.
5— 27 Ekim 1965 – 12 Mart 1971 — Süleyman Demirel başbakanlığında AP hükümeti dönemi.
27 Mayıs DP’nin iktidarına son vermek için yapılır. Ancak 27 Mayıs’ın ardından yapılan tüm seçimlerin en güçlü iki partisinden biri, DP’nin devamcısı olarak görülen AP olur. Bu bir yana, AP Meclis’teki diğer sağ partilerle beraber, daha ilk seçimden itibaren hükümet kurabilecek durumdadır. Askerlerin cephesinden bakıldığında, askeri müdahale başarısızlığa uğramış, işe yaramamıştır. Askeri müdahalenin ardından kurulan ilk 3 koalisyon adeta askerin ittirmesiyle kurulur. Sağın hâkim olduğu bir aritmetikte, CHP’li koalisyonlar oluşturabilmek için tüm seçenekler denenmeye çalışılır, ancak 3 kez başarılı olunabilir. Bu nedenle CHP’nin yer almadığı 4. koalisyon dönemi, “sivil yönetime geçiş süreci”nin sona ermeye başlaması, ordunun AP’ye soğuk bakışının son bulması olarak da değerlendirilmektedir.31 Ancak bu değerlendirme, bu sürecin sancılı gerçekleşmediği anlamına da gelmez.
21 Ekim Protokolü ve Gürsel’in Cumhurbaşkanlığı
27 Mayıs’ın ardından ilk seçim sonuçları, ordu içerisinde ve CHP’de sarsıntıya, şoka neden olur.32 Yeni kurulan AP, DP’nin devamcısı olarak görülen bir parti olarak beklenmedik oranda oy alır. Meclis aritmetiği, CHP’yi dışarıda bırakacak sağ bir koalisyona izin vermektedir.
15 Ekim 1961 Seçim Sonuçları33
| Meclis’te | Senato’da | ||||
|---|---|---|---|---|---|
| Parti | Oy Oranı (%) | Koltuk Sayısı | Parti | Oy Oranı (%) | Koltuk Sayısı |
| CHP | 36,7 | 173 | AP | 35,5 | 71 |
| AP | 34,8 | 158 | CHP | 37,1 | 36 |
| CKMP | 14 | 54 | CKMP | 13,5 | 16 |
| YTP | 13,7 | 65 | YTP | 14 | 27 |
| Bağımsız | 0,8 | — | Bağımsız | 0,4 | — |
Bu sarsıntının ordudaki ilk yansıması, 21 Ekim Protokolü olur. Yüksek düzeyde on general ve amiral ile 28 albay sonradan 21 Ekim Protokolü adıyla anılacak olan bir belgeyi imzalar ve Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’a iletirler. Protokol’de amaç 26 Ekim’de açılacak olan parlamentonun en geç 25 Ekim’e kadar yapılacak bir müdahaleyle etkisiz kılınmasıdır. Yani Meclis daha açılmadan kapatılacaktır! Ancak İsmet İnönü’nün yeni bir müdahaleye karşı duracağını açıktan bildirmesi ve aracı olmasıyla Meclis açılabilir.34 Bunun için parti liderleri ve komutanlar Cumhurbaşkanlığı köşkünde bir araya gelirler ve pazarlıklar yapılır. Komutanların 4 talebi vardır:
1— Gürsel’in cumhurbaşkanı seçilmesi kesinleşecektir
2— Yassıada suçluları bağışlanmayacaktır
3— Eminsular yeniden orduya alınmayacaktır
4— 147’ler üniversiteye dönmeyecektir
İnönü’nün belirleyici ve dengeleyici olduğu bu toplantıda, Gürsel ve Eminsular’la ilgili maddeler parti liderlerince kabul edilir, DP’lilere af çıkarılmaması şartı “şimdilik” ibaresiyle onaylanır, 147’lerle ilgili madde ise kaldırılır.
Bu “anlaşma” uyarınca, AP’nin cumhurbaşkanı adayı olan, İstanbul listesinden senatör seçilmiş Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “o akşam, Ankara’da bazı MBK üyelerinin de silah zoru altında, parlamentodan istifasını vermek zorunda bırakıl[ır] ve gece yarısı başkentten uzaklaştırıl[ır].”35 Sonuçta AP, CHP ile koalisyon yapmak zorunda kalır ve Gürsel cumhurbaşkanı seçilir.
Tüm bunlarla beraber düşünüldüğünde “sivil yönetime geçiş süreci” nitelendirmesi daha anlaşılır olacaktır.
27 Mayıs Sonrası TBMM’deki Partiler
27 Mayıs’tan sonra yapılan ilk seçimlere yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi, 4 parti katılır. Bu partilerden İnönü’nün liderliğindeki CHP ve Osman Bölükbaşı’nın Genel Başkanlığındaki CKMP, 27 Mayıs öncesinden kalan yegane iki partidir. AP ve YTP ise 1961 yılında kurulur. 1961 yılında kurulan bir parti daha vardır: Türkiye İşçi Partisi (TİP).
Adalet Partisi
11 Şubat 1961 tarihinde kurulmuştur. DP’nin ardılı olarak bilinir. DP’nin öncü kadroları etkisiz kılındığı ve siyasi haklarından mahrum bırakıldığı için, parti hiyerarşisinin daha alt kademelerinde bulunan kişiler AP’nin kuruluşuna katkıda bulunurlar. Ancak AP’nin kurucuları tamamen DP’lilerdir demek yanlış olur. AP’nin kuruluşunda, DP kökenli olmayan kadrolar da vardır.
Adalet Partisi, kuruluş aşamasında bu olasılıkların ikisini bir arada yaşıyordu. Yassıada’da yargılanan DP’lilerin bazen en uzak’taki yakınlar’ına bile böylece bir siyasal savaş ve iktidara tırmanma kapısını aralanmaktaydı. Buradan, acılı eşler, hırslı ve kinli çocuklar gelip geçeceklerdir.
Ali Gevgilili, Yükseliş ve Düşüş (1987)36AP’nin ilk genel başkanı, kendisi DP’li olmasa da 27 Mayıs’tan zarar görmüş bir başka kişidir. Bir asker, hem de sıradan bir asker değil, 27 Mayıs sonrasının ilk genelkurmay başkanıyken MBK tarafından gerçekleştirilen tasfiye sırasında görevinden uzaklaştırılan bir orgeneraldir: Ragıp Gümüşpala. Ordudan tasfiye edilen ve Eminsu olarak adlandırılan emekli subayların çoğu da Gümüşpala’ya destek olurlar.
Yeni Türkiye Partisi
Şubat 1961 tarihinde kurulan ve AP gibi “sağ” çizgide yer alan ikinci bir parti de Yeni Türkiye Partisi’dir. Ancak kuruluşunda tıpkı AP’nin kuruluşunda olduğu gibi DP’liler yer alsa da YTP, DP ile arasındaki bazı farklılıkların altını çizen bir partidir.
Orada da DP’liler vardı. Ne var ki, YTP önderliğini üstlenecek olan Ekrem Alican da, Prof. Aydın Yalçın ya da Yusuf Azizoğlu ve benzerleri de, DP’nin anlayışıyla bir noktadan sonra çelişkiye düşen, liberal kesimden gelen insanlardı. Bu yönleriyle de onlar, aldıkları ada uygun olarak, Türkiye’yi yeni saflarda derlemeyi amaçlamaktaydılar. Demokrat ve Adalet Parti’lilerin kin ve intikam duyguları, onlar için söz konusu değildi.
Ali Gevgilili, Yükseliş ve Düşüş (1987)37Türkiye İşçi Partisi
Şubat 1961’de kurulan üçüncü bir parti ise Türkiye İşçi Partisi’dir. Kurucusu 12 sendikacıdır.38 1962 yılında işçi sınıfını aydınlarla buluşturmak amacıyla, aydınlara, partiye katılma çağrısı yapılır ve bu çağrı sonrasında aralarında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil, Nazife Cemgil, Cemal Hakkı Selek ve Fethi Naci’nin de bulunduğu pek çok aydın partiye katılırlar. Kurucuların önerisiyle, Doç. Dr. Mehmet Ali Aybar, partinin genel başkanlığına getirilir.
TİP, 27 Mayıs sonrasının ilk genel seçimlerine katılamaz. 1963 yerel seçimlerine ise 9 il ve 31 ilçede katılabilir ve 20 bini İstanbul’dan olmak üzere 35 bini aşkın oy alır. TİP, mecliste ilk temsilini Şubat 1963’te, bağımsız senatör Niyazi Ağırnaslı’nın TİP’e girmesiyle sağlar.39 Ağırnaslı’nın ardından kontenjan senatörü Esat Çağa da TİP’e katılır.40 1965 seçimlerinde ise, katıldığı 51 ilde yüzde 2.83 oy alarak Meclis’e 15 milletvekili gönderir. 1966 Senato kısmi seçimlerinde, yüzde 3.79 oy oranı ile bir de senatörlük kazanarak Meclis’teki üye sayısını 16’ya ulaştırır. 1969 genel seçimlerinde yüzde 2.56 oy almasına rağmen seçim kanunu değiştirildiği için sadece iki milletvekili çıkarabilir.41
Aybar, 16 Kasım 1969 tarihinde genel başkanlıktan istifa eder. Aybar’ın istifasının ardından, genel başkanlık görevini önce Mehmet Ali Aslan sonra da Şaban Yıldız yürütür. Ekim 1970 tarihinde gerçekleşen TİP’in 4. Büyük Kongresinde genel başkanlığa Behice Boran seçilir. Parti, 12 Mart darbesinin ardından 20 Temmuz 1971 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılır. TİP ana davası, 17 Ekim 1972’de sonuçlanır ve parti yöneticilerine ağır hapis cezaları verilir.
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi – Milliyetçi Hareket Partisi
CKMP, 16 Ekim 1958 tarihinde Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) ve Türkiye Köylü Partisi’nin birleşmesiyle kurulur. Daha önce CMP’nin Genel Başkanı olan Osman Bölükbaşı, CKMP’nin de başkanlığına seçilir ve istifa ettiği 1962 yılına kadar partinin başkanlığını yürütür. Bölükbaşı’nın parti başkanlığından istifa etmesinin nedeni, CKMP’nin İnönü’nün kurduğu 2. koalisyon hükümetine katılmasıdır. Bölükbaşı’dan sonra partinin başına geçen isimler sırasıyla Ahmet Tahtakılıç, Ahmet Oğuz ve Alpaslan Türkeş olmuştur.
Türkeş, 1963 yılından itibaren CKMP’de etkin hale gelmeye başlar. Sürgünde olan Ondörtler, 1963’ten itibaren yurda dönerler. Türkeş de bunlar arasındadır. Döndükten sonra, 22-23 Şubat 1964 tarihinde yapılan CKMP Kongresi’nde, Ondörtler’den bazı başka isimlerle (Dündar Taşer, Ahmet Er, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Mustafa Kaplan…) birlikte CKMP’ye katılır. Katılmasının üzerinden bir yıl geçmeden, 1965 yılında, partinin başkanlığına seçilir ve partiye kendi görüşleri doğrultusunda yön verir. Aynı yıl Ankara’dan milletvekili seçilir.42
CKMP (MHP)’nin gençlik örgütlenmesi ise “Ülkü Ocakları” olarak bilinen yapılanmadır. Ancak bunun yanı sıra, 1967 yılından itibaren örgütlenmeye başlanan Genç Ülkücüler Teşkilatı da bir dönem partinin gençlik teşkilatları arasında yer alır. İlk Ülkü Ocakları, 1966 yılında, Ankara’da açılır. 18 Mart 1966 tarihinde kuruluşunu açıklayan Ankara Hukuk Fakültesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi ile Ziraat Fakültesi Ülkü Ocakları’nın ardından, 1968 yılında bu ocaklar yaygınlaştırılır. 15 Mart 1969 tarihinde ise, solcu gençlerin Fikir Kulüpleri Federasyonu’na karşı olarak, Ülkü Ocakları’nın çatı örgütlenmesi olarak Ülkü Ocakları Birliği oluşturulur. Ülkü Ocakları’nın kuruluşunda ve yaygınlaştırılmasında, CKMP Gençlik Kolları Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek, CKMP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer ve CKMP Genel Sekreter Yardımcısı Muzaffer Özdağ’ın rolleri büyüktür.43 Ülkü Ocakları’nın ve Genç Ülkücüler Teşkilatı’nın kuruluşunu, dönemin önde gelen MHP’lilerinden Ahmet Karabacak şöyle anlatıyor:44
“1967’de, Ankara merkez olmak üzere ÜLKÜ OCAKLARI kurulmağa başladı. Ülkü Ocakları önce her fakültede bağımsız çalışıyordu. Sonradan birlik halini aldı. Bu kuruluşların organizesini ise o zamanki gençlik kolları genel başkanı Sadi Somuncuoğlu yapıyordu.
Sadi Somuncuoğlu bana, İstanbul’da şube açılması için, bir ocak tüzüğü gönderdi. Önce eleman bulabildiğimiz fakültelerde bu çalışmayı yaptık. Yeter sayıya gelince İstanbul Ülkü Ocakları Birliği’ni kurmak için çalıştık. O günün şartları içinde, hemen bir yer kiralamamız mümkün değildi. Üniversitelerde okuyan gençlerden bir ekip kurduk. Bizim dükkân İstanbul Ülkü Ocağı merkezi olarak gösterildi. Osman Bahadır’ın başkanlığında ilk birlik kuruldu. Birkaç hafta partide il merkezinde idare eden ocağa, Nuruosmaniye Caddesinde iki odası olan bir yer kiraladım. Ve ocak faaliyete geçti.
Lise çağındaki gençlerin de teşkilâtlanması için Ankara’da bir çalışma yapıldığını duyuyordum. Ankara’ya genel merkeze gittiğim bir gün, partide otururken yanıma idealist, yerinde duramayan sevgili dostum, kardeşim Salih Dilek geldi. Kendisi bizim Millî Hareket’in Ankara’da satılması için uğraşıyordu. Galiba o sırada lise ikinci sınıfta idi. Elinde tuttuğu bir resmi bana göstererek: ‘Ağabey, liseli gençleri teşkilâtlandırmak için Genç Ülkücüler Teşkilâtı’nı kuruyoruz. Amblem olarak bunu düşünüyoruz.’ diyerek elindeki resmi gösterdi. Bu, başını göğe doğru kaldırmış bir kurt resmi idi. Kalemimi çıkararak, kurt’u çevreleyen ve açık tarafı yukarı olan bir hilâl çizdim. Böyle olursa daha güzel olacağını söyledim. Sonra o amblem gençlik kolları ile Genç Ülkücüler Teşkilâtı’nın amblemi oldu.
Salih Dilek, genel başkan olarak, bu teşkilâtı Türkiye çapında yaydı.”
Ahmet Karabacak, Üç Hilal’in Hikayesi (2011)Ülkü Ocakları’nın sitesinde ise o dönem şöyle anlatılıyor:45
“Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus da bu fikirleri benimseyen gençlerin üniversitelerde kurdukları daha sonra dernekleşen, öncelikle fikrî ve kültürel çalışmalar yapan Genç Ülkücüler Teşkilâtı ve Ülkü Ocaklarıdır. Fakat komünistlerin 1968’den itibaren üniversitelerde gittikçe artan, baskıyla bağlantılı siyasî faaliyetleri ve ülkücü gençleri okullara sokmama gayretleri ülkücüleri nefs-i müdafa konumuna düşürmüştür. ‘Vatanım! Uğruna Ha Ekmek Yemişim Ha Kurşun’ diyebilecek bir seviyede millet ve vatan sevgisiyle dolu bu gençler 12 Eylül öncesi komünistlerin kurtarılmış okullar/bölgeler stratejisine set çekmek uğrunda başta bayraklaşan Ruhi Kılıçkıran, Dursun Önkuzu ve Süleyman Özmen olmak üzere ‘Bir gül bahçesine girercesine’ dört bine yakın şehit vermişlerdir.
Ülkü Ocakları ve bu kurumun mensubu Ülkücüler bugün bile hayret uyandıran bir şekilde Türkiye’de neredeyse köy bazında teşkilâtlanarak milliyetçi-mukaddesatçı gençliğin tek adresi olmuşlardır. Bugün ülkücülerin iade edilmeyen bir hakları da komünistlerin üniversitelerde yuvalanmalarına set çekmeleri ve karşılarında gördükleri ülkücü tepki sonucunda komünistlerin bir ihtilale teşebbüs edememeleridir. Ülkücüler üniversite öncesi gençliğe dönük olarak da Büyük Ülkü Derneği’ni kurmuşlardır. Ülkü Ocakları Derneği, zaman zaman bilhassa CHP’nin iktidar olduğu dönemlerde faaliyetlerini Ülkücü Gençlik Derneği, Ülkü Yolu Derneği gibi adlarla sürdürmek zorunda kalmıştır.”
Ülkü Ocakları resmi sitesiCKMP’nin Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alması ise 6-8 Şubat 1969 tarihinde, Adana’da gerçekleşen kongrede olur. Adıyla beraber partinin amblemi de değişir, daha önce terazi olan amblemin yerini üç hilal alır. Partinin gençlik kolları ise hilal içerisinde kurt amblemini kullanmaya başlar. Bu dönem, parti içerisinde “bozkurtçular” ve Türkeş’in başını çektiği “hilalciler” ayrışması da gerçekleşir.46
1968 yılından itibaren partinin adı, kurduğu “Komando Kampları” ile anılmaya başlar. “Komando Kampları”, bu dönemin önemli aktörleri ve sorumluları arasında yer aldığı için üzerinde durulmasını hak etmektedir.
Komando Kampları
“Komando Kampları” ilk defa 1968 yılında gazete haberleriyle gündeme gelir. Komer’in aracının yakıldığı, 6. Filo’nun Türkiye’nin limanlarına demirlemesinin protesto edildiği, solcu gençliğin protesto eylemlerinin giderek tırmandığı günlerde, CKMP’nin sözcüsü Rıfat Baykal, partisinin kamplarda gençlere komando eğitimi vereceğini açıklar.47
O yıllarda, bu kamplardan birine girip fotoğraf çeken gazeteci Engin Konuksever, gördüklerini şöyle anlatır:
Çanakkale’de bir komando kampına gitmiştik. Orada yakın dövüş teknikleri, nasıl Molotof kokteyli yapılacağı gibi şeyler öğretiliyordu. Kamp bittikten sonra da olayların içine giriliyordu tabii…
Engin Konuksever, gazeteci48
Komando Kamplarının arkasındaki bağlantılar tartışılıyor olsa da varlığını inkâr eden yoktur. Türkeş de bu kampların varlığını kabul etmektedir.49 Türkeş’in, 10 Ocak 1969 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajı bu kabulü açıkça göstermektedir:50
Devlet dergisi — “Bozkurtla Diriliyor / Komando Kampları Açılıyor”
Türkeş açık konuştu: Komandoları destekliyorum. Çünkü onları biz kurduk ve eğittik… Soru: İki grup çatışması daha genişlerse, hatta halka kadar inerse, bu tehlikeli olmaz mı? Yanıt: Olmaz, çünkü biz bu gençlerimizle barajı kurduk. Komünistlerin hareketi artık gelişemez. Belki bugünlerde birkaç olay daha olacak sonra yatışacaktır. Çünkü karşılarında biz varız. Komando dedikleri gençler dokuz ışığı benimsemiştir.
Alpaslan Türkeş, Hürriyet, 10 Ocak 1969
27 Ocak 1969 Cumhuriyet
Komando Kamplarının kuruluşuna ilişkin ilk ağızdan bilgileri, Ahmet B. Karabacak’ın Üç Hilal’in Hikayesi, Ahmet Haldun Terzioğlu’nun Komando adlı kitaplarında ve Hakkı Öznur’un Ülkücü Hareket adlı kitabının “Komplolar ve Provokasyonlar” başlıklı 3. cildinde bulabilmek mümkün. O yıllarda sağcı gençlik içerisinde yer almış olan Karabacak, 1967 yılında, kendileri için birinci hedefin “üniversitelerde yuvalanan komünistler ve bölücüler karşısında, gençleri fikri bakımdan daha üstün konuma getirmek”51 olduğunu belirttikten sonra Ankara merkez olmak üzere Ülkü Ocakları Derneği’ni kurmaya başladıklarını belirtiyor.52 Komando Kampları da bu dönemde gündeme geliyor:53
Bu teşkilâtlanmalar devam ederken Türkiye çapında, Moskova’ya bağlı komünistler, basındaki ve diğer odak noktalarındaki yandaşlarıyla bize saldırıp duruyorlardı. Polis, iktidarın pasifliği yüzünden etkili olamıyordu. Ülkücü gençliğin okullara girmesi, hatta yollarda yürümesi bile tehlikeli olmağa başlamıştı.
Bunu önlemek, Türkiye’ye dolayısıyla okullara sahip çıkmak gerekiyordu. İş başa düşmüş, iktidarın yapamadığını biz yapacaktık.
1967 yılından itibaren, Türkiye’nin her tarafında, yaz aylarında eğitim kampları açmağa başladık. Bunlara basın KOMANDO KAMPLARI adını yakıştırdı. Bu kamplar öyle hızlı yayıldı ki, bizim kontrol etmemiz bile imkânsızlaştı. Türkiye’de Millî Şuur, bilhassa gençlik arasında hızla yayılıyordu.
İstanbul’da önce Silivri’de İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği başkanı rahmetli dostum Ufuk Şehri’nin, bir sonraki yıl ise Küçüksu’da benim kontrolümde açıldı. Bu kamplar birkaç yıl yaz aylarında devamlı açıldı ve burada gençler hem fikrî ve hem de fizikî olarak yetiştirildi.
Ahmet B. Karabacak, Üç Hilal’in Hikayesi (2011)
Terzioğlu da, Komando Kampları fikrinin Türkeş ve CKMP’nin diğer ileri kadroları tarafından oluşturulduğunu ve “yüz bin komando” hedefiyle yaşama geçirildiğini belirtiyor:54
Ankara’da CKMP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, yakın dostu, ordudan ve 27 Mayıs İhtilalında Milli Birlik Komitesi’nden tanıdığı kader arkadaşı ile bu sorunu çözme çabasındaydılar.
“Bozkurtları nasıl eğiteceğiz? Fikri yapıyı nasıl kuracak, ideolojiyi, doktrini nasıl oturtacağız?”
“Gençlik kampları kuralım!”
“Yüz bin genç… Yüz bin Ülkücü…”
“Yüz bin komando…”
“Komandolar…”
Bu adı almış kabullenmişlerdi. Bir güç kaynağı, dayanağı olarak görmüşlerdi. Bunda da bir sakınca görmemişlerdi. Madem ki onlara “komando” diyorlardı. Madem ki bu isimden ürküyordu karşısındakiler, bunu sürdürmenin yararı vardı. En azından güçlenene, toparlanana kadar! Bir efsane yazmanın gereği ortadaydı.
Ahmet Haldun Terzioğlu, Komando (2010)
Terzioğlu, bu kamplar yaşama geçirilmeden önce, CKMP’nin ileri gelenleri arasında yaşanan fikir alışverişini de şöyle aktarıyor:55
Düşüncenin temelleri atılmış, uygulama için yapılacakların planlamasına geçilmişti artık. Günlerce sürdü konuşmalar, tartışmalar. Birlikte yola çıktıkları arkadaşlara danışıldı. Fikirleri alındı.
“Genelde üniversite öğrencisi olan bu gençleri, okullarından uzak tutmamak, derslerinden geri bırakmamak gerek. Bu nedenle yaz tatillerini…”
“Yarıyıl tatillerini…”
“Yer!”
“Şehirlerden, yerleşim yerlerinden uzak, derneklerimizin güçlü olduğu illere, ilçelere yakın…”
“Deniz kıyıları, yaylalar, orman…”
“Kamp kurulacak yerler uygun yerler. Halkı rahatsız etmeden, ama çok da gözlerden uzak olmadan…”
“Oranın ne olduğu, ne yapıldığı bilinsin! Bizim bu milletten saklımız gizlimiz yok!”
Ahmet Haldun Terzioğlu, Komando (2010)
Terzioğlu, Komando Kamplarının basına yansımasına ve bir dönem Türkeş başta olmak üzere CKMP yetkililerinin kampları sahiplenmesine ilişkin önemli bir ayrıntıyı da belirtiyor:56
“Psikolojik yansımasını, propaganda etkisini düşünerek basına el altından haberler verelim! Haberler yaptıralım!”
“Mutlaka olumsuz olacaktır haberler! Basın, kiralık ağzını, onu kiralayan dilinde kullanacaktır bu da bizi olumsuz etkileyecek, yanlış tanıtacak!”
“Olsun! Bazen olumsuz propagandanın etkisi olumludan daha iyi olur. Bizim arkadaşlarımız da açıklasınlar amacımızı.”
“Doğrudan, parti olarak ilk ağızdan açıklamalar da yapalım!”
“Yüz bin genç… Yüz bin Komando…”
Ahmet Haldun Terzioğlu, Komando (2010)
Karabacak ise, komandoların basına nasıl servis edildiğinin ve Günaydın gazetesinde çıkan dizi yazının ayrıntılarını anlatıyor:57
Benim o sırada popüler ve çok satan Günaydın gazetesinde çalışan Namık (Merhum) diye milliyetçi bir arkadaşım vardı. (…) Kendisine, bizim Küçüksu’da kurulan Komando Kampında bir röportaj yapılıp yapılamayacağını sordum. O bunun çok güç olduğunu, gazetenin buna hazır olmadığını, fakat kendi gece sekreteri olarak kaldığı bir zaman bunu başlatabileceğini, gazetenin başlayan bir yazı dizisini kesemeyeceğini söyledi. Beraberce bir plan yaptık. Fotoğrafları ve yazıları ben hazırlayacaktım.
Kampa giderek gündüz ve gece fotoğraflar çektim. Dört gün sürecek bir yazı dizisi hazırladım.
Arkadaş, iki gün sonra sürmanşetten röportajı yayınlamağa başladı. 8 sütun üzerine ve çok büyük puntolarla verilen başlık şöyle idi: Türkeş’in hedefi 100 000 komando…
Ben yazıyı dört günlük hazırlamıştım. Fakat Namık, ilk gün iki yazıyı birden, birinciyi birinci sayfadan tam sayfa olarak verdi. Yazı üç günde tamamlandı. İpe tırmanan, gece eğitimi yapan gençlerin fotoğrafları bir anda fırtınalar kopardı. Diğer gazeteler de yavaş yavaş, aleyhte de olsa, bizden haberler yapmağa başladılar.
Ahmet B. Karabacak, Üç Hilal’in Hikayesi (2011)
CKMP’nin (MHP) yayın organı durumundaki Milli Hareket ve Devlet dergilerinde de Komando Kampları kapaktan tanıtılır ve propagandası yapılır.58
Devlet dergisi
Milli Hareket dergisi
Devlet dergisi
Milli Hareket dergisi
Basına servis edilen komando eğitimi, görsellik ritüeliyle de tamamlanacaktır. Ülkücü gençler, tek tip elbiselerin giyildiği ve askeri nizamla yürüdükleri Dokuz Işık yürüyüşleri yapmaya başlarlar. İstanbul, Ankara, İzmir ve Türkiye’nin pek çok yerinde bu yürüyüşler tekrarlanır.59
“Komandolar, tek tip kıyafetleri ile bir mitingde yürüyüş halinde”60
Terzioğlu, Komando Kamplarının ilk etapta 34 yerde kurulmasının düşünüldüğünü ve öncelikle üniversite öğrencilerinin katılacağını, sonra bu sınırlamanın kaldırılıp bütün gençlerin davet edileceğini belirtiyor.61
Komando Kamplarındaki günlük programı ise şöyle aktarıyor Terzioğlu:62
“Komando Kampları” ilk defa 1968 yılında gazete haberleriyle gündeme gelir. Komer’in aracının yakıldığı, 6. Filo’nun Türkiye’nin limanlarına demirlemesinin protesto edildiği, solcu gençliğin protesto eylemlerinin giderek tırmandığı günlerde, CKMP’nin sözcüsü Rıfat Baykal, partisinin kamplarda gençlere komando eğitimi vereceğini açıklar.47
O yıllarda, bu kamplardan birine girip fotoğraf çeken gazeteci Engin Konuksever, gördüklerini şöyle anlatır:
Çanakkale’de bir komando kampına gitmiştik. Orada yakın dövüş teknikleri, nasıl Molotof kokteyli yapılacağı gibi şeyler öğretiliyordu. Kamp bittikten sonra da olayların içine giriliyordu tabii…
Engin Konuksever, gazeteci48Komando Kamplarının arkasındaki bağlantılar tartışılıyor olsa da varlığını inkâr eden yoktur. Türkeş de bu kampların varlığını kabul etmektedir.49 Türkeş’in, 10 Ocak 1969 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajı bu kabulü açıkça göstermektedir:50
Türkeş açık konuştu: Komandoları destekliyorum. Çünkü onları biz kurduk ve eğittik… Soru: İki grup çatışması daha genişlerse, hatta halka kadar inerse, bu tehlikeli olmaz mı? Yanıt: Olmaz, çünkü biz bu gençlerimizle barajı kurduk. Komünistlerin hareketi artık gelişemez. Belki bugünlerde birkaç olay daha olacak sonra yatışacaktır. Çünkü karşılarında biz varız. Komando dedikleri gençler dokuz ışığı benimsemiştir.
Alpaslan Türkeş, Hürriyet, 10 Ocak 1969
Komando Kamplarının kuruluşuna ilişkin ilk ağızdan bilgileri, Ahmet B. Karabacak’ın Üç Hilal’in Hikayesi, Ahmet Haldun Terzioğlu’nun Komando adlı kitaplarında ve Hakkı Öznur’un Ülkücü Hareket adlı kitabının “Komplolar ve Provokasyonlar” başlıklı 3. cildinde bulabilmek mümkün. O yıllarda sağcı gençlik içerisinde yer almış olan Karabacak, 1967 yılında, kendileri için birinci hedefin “üniversitelerde yuvalanan komünistler ve bölücüler karşısında, gençleri fikri bakımdan daha üstün konuma getirmek”51 olduğunu belirttikten sonra Ankara merkez olmak üzere Ülkü Ocakları Derneği’ni kurmaya başladıklarını belirtiyor.52 Komando Kampları da bu dönemde gündeme geliyor:53
Bu teşkilâtlanmalar devam ederken Türkiye çapında, Moskova’ya bağlı komünistler, basındaki ve diğer odak noktalarındaki yandaşlarıyla bize saldırıp duruyorlardı. Polis, iktidarın pasifliği yüzünden etkili olamıyordu. Ülkücü gençliğin okullara girmesi, hatta yollarda yürümesi bile tehlikeli olmağa başlamıştı.
Bunu önlemek, Türkiye’ye dolayısıyla okullara sahip çıkmak gerekiyordu. İş başa düşmüş, iktidarın yapamadığını biz yapacaktık.
1967 yılından itibaren, Türkiye’nin her tarafında, yaz aylarında eğitim kampları açmağa başladık. Bunlara basın KOMANDO KAMPLARI adını yakıştırdı. Bu kamplar öyle hızlı yayıldı ki, bizim kontrol etmemiz bile imkânsızlaştı. Türkiye’de Millî Şuur, bilhassa gençlik arasında hızla yayılıyordu.
İstanbul’da önce Silivri’de İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği başkanı rahmetli dostum Ufuk Şehri’nin, bir sonraki yıl ise Küçüksu’da benim kontrolümde açıldı. Bu kamplar birkaç yıl yaz aylarında devamlı açıldı ve burada gençler hem fikrî ve hem de fizikî olarak yetiştirildi.
Ahmet B. Karabacak, Üç Hilal’in Hikayesi (2011)Terzioğlu da, Komando Kampları fikrinin Türkeş ve CKMP’nin diğer ileri kadroları tarafından oluşturulduğunu ve “yüz bin komando” hedefiyle yaşama geçirildiğini belirtiyor:54
Ankara’da CKMP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, yakın dostu, ordudan ve 27 Mayıs İhtilalında Milli Birlik Komitesi’nden tanıdığı kader arkadaşı ile bu sorunu çözme çabasındaydılar.
“Bozkurtları nasıl eğiteceğiz? Fikri yapıyı nasıl kuracak, ideolojiyi, doktrini nasıl oturtacağız?”
“Gençlik kampları kuralım!”
“Yüz bin genç… Yüz bin Ülkücü…”
“Yüz bin komando…”
“Komandolar…”
Bu adı almış kabullenmişlerdi. Bir güç kaynağı, dayanağı olarak görmüşlerdi. Bunda da bir sakınca görmemişlerdi. Madem ki onlara “komando” diyorlardı. Madem ki bu isimden ürküyordu karşısındakiler, bunu sürdürmenin yararı vardı. En azından güçlenene, toparlanana kadar! Bir efsane yazmanın gereği ortadaydı.
Ahmet Haldun Terzioğlu, Komando (2010)Terzioğlu, bu kamplar yaşama geçirilmeden önce, CKMP’nin ileri gelenleri arasında yaşanan fikir alışverişini de şöyle aktarıyor:55
Düşüncenin temelleri atılmış, uygulama için yapılacakların planlamasına geçilmişti artık. Günlerce sürdü konuşmalar, tartışmalar. Birlikte yola çıktıkları arkadaşlara danışıldı. Fikirleri alındı.
“Genelde üniversite öğrencisi olan bu gençleri, okullarından uzak tutmamak, derslerinden geri bırakmamak gerek. Bu nedenle yaz tatillerini…”
“Yarıyıl tatillerini…”
“Yer!”
“Şehirlerden, yerleşim yerlerinden uzak, derneklerimizin güçlü olduğu illere, ilçelere yakın…”
“Deniz kıyıları, yaylalar, orman…”
“Kamp kurulacak yerler uygun yerler. Halkı rahatsız etmeden, ama çok da gözlerden uzak olmadan…”
“Oranın ne olduğu, ne yapıldığı bilinsin! Bizim bu milletten saklımız gizlimiz yok!”
Ahmet Haldun Terzioğlu, Komando (2010)Terzioğlu, Komando Kamplarının basına yansımasına ve bir dönem Türkeş başta olmak üzere CKMP yetkililerinin kampları sahiplenmesine ilişkin önemli bir ayrıntıyı da belirtiyor:56
“Psikolojik yansımasını, propaganda etkisini düşünerek basına el altından haberler verelim! Haberler yaptıralım!”
“Mutlaka olumsuz olacaktır haberler! Basın, kiralık ağzını, onu kiralayan dilinde kullanacaktır bu da bizi olumsuz etkileyecek, yanlış tanıtacak!”
“Olsun! Bazen olumsuz propagandanın etkisi olumludan daha iyi olur. Bizim arkadaşlarımız da açıklasınlar amacımızı.”
“Doğrudan, parti olarak ilk ağızdan açıklamalar da yapalım!”
“Yüz bin genç… Yüz bin Komando…”
Ahmet Haldun Terzioğlu, Komando (2010)Karabacak ise, komandoların basına nasıl servis edildiğinin ve Günaydın gazetesinde çıkan dizi yazının ayrıntılarını anlatıyor:57
Benim o sırada popüler ve çok satan Günaydın gazetesinde çalışan Namık (Merhum) diye milliyetçi bir arkadaşım vardı. (…) Kendisine, bizim Küçüksu’da kurulan Komando Kampında bir röportaj yapılıp yapılamayacağını sordum. O bunun çok güç olduğunu, gazetenin buna hazır olmadığını, fakat kendi gece sekreteri olarak kaldığı bir zaman bunu başlatabileceğini, gazetenin başlayan bir yazı dizisini kesemeyeceğini söyledi. Beraberce bir plan yaptık. Fotoğrafları ve yazıları ben hazırlayacaktım.
Kampa giderek gündüz ve gece fotoğraflar çektim. Dört gün sürecek bir yazı dizisi hazırladım.
Arkadaş, iki gün sonra sürmanşetten röportajı yayınlamağa başladı. 8 sütun üzerine ve çok büyük puntolarla verilen başlık şöyle idi: Türkeş’in hedefi 100 000 komando…
Ben yazıyı dört günlük hazırlamıştım. Fakat Namık, ilk gün iki yazıyı birden, birinciyi birinci sayfadan tam sayfa olarak verdi. Yazı üç günde tamamlandı. İpe tırmanan, gece eğitimi yapan gençlerin fotoğrafları bir anda fırtınalar kopardı. Diğer gazeteler de yavaş yavaş, aleyhte de olsa, bizden haberler yapmağa başladılar.
Ahmet B. Karabacak, Üç Hilal’in Hikayesi (2011)CKMP’nin (MHP) yayın organı durumundaki Milli Hareket ve Devlet dergilerinde de Komando Kampları kapaktan tanıtılır ve propagandası yapılır.58
Basına servis edilen komando eğitimi, görsellik ritüeliyle de tamamlanacaktır. Ülkücü gençler, tek tip elbiselerin giyildiği ve askeri nizamla yürüdükleri Dokuz Işık yürüyüşleri yapmaya başlarlar. İstanbul, Ankara, İzmir ve Türkiye’nin pek çok yerinde bu yürüyüşler tekrarlanır.59
Terzioğlu, Komando Kamplarının ilk etapta 34 yerde kurulmasının düşünüldüğünü ve öncelikle üniversite öğrencilerinin katılacağını, sonra bu sınırlamanın kaldırılıp bütün gençlerin davet edileceğini belirtiyor.61
Komando Kamplarındaki günlük programı ise şöyle aktarıyor Terzioğlu:62
1— Sabah Ezanı ile uyanış. Temizlik ve toplu namaz…
2— Sabah sporu. Dinlenme ve kahvaltı.
3— Mehter ve milli marşlar. Yürüyüş.
4— Seminer ve konferans (Konuya göre zaman ayrılır)
5— Toplu çalışma, dinlenme, öğle namazı, öğle yemeği ve yarım saat istirahat.
6— Arazi çalışması. Ferdi çalışmalar. Boks, güreş, judo, karate.
7— Dinlenme. Toplu ikindi namazı. Uyku (1 saat)
8— Kısa bir yürüyüş. Gece tatbikatı ile hazırlık çalışmaları. Akşam namazı ve akşam yemeği.
9— Günlük olaylar ve basının eleştirilmesi. Kitap okuma.
10— Yatsı namazı ve yatış.
11— Gayri muayyen zamanlarda gece eğitimi için alarm.
Terzioğlu, “Pek çok ülkede denendiği gibi Türkiye’de de kızıl bir harekât başlamıştı” dedikten sonra, “çok yakında silahlı mücadeleye döneceğinin sinyalleri görülüyordu” diyor ve “İç savaş öncesinin hazırlıklarıydı süren. Eğer engel olunmazsa…” diye bitiriyor bu cümlesini.63 Komando Kamplarının, silahlı mücadeleye hazırlık olduğunun üstü kapalı bir kabulü olarak görmek mümkün bu cümleleri. Keza kitabın 258. sayfasında yer alan “Pek çok Ülkücü, özellikle kampta eğitim görenler, tehlikenin farkına varmışlar sürekli silahlı gezer olmuşlardı.” açıklaması da bu kabulün bir başka göstergesidir.
Hakan Akpınar da, kitabının “Komando Kampları” başlıklı bölümünde, bu kamplarda “silah ve anti-terör eğitimi” de verildiğini belirtiyor ve “Komando Kampları’nda çoğu üniversite öğrencisi olan ülkücü gençler, anti-komünist mücadeleye yöneldiler. Üniversitelerde yoğunlaşan sol gruplarla doğrudan silahlı mücadeleye başladılar.” diyerek bu kampların silahlı mücadeleye hazırlık amacıyla kurulduğunu ifade ediyor.64
Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Danışmanlığı görevinde de bulunmuş olan M. Emin Değer de Uğur Mumcu ve 12 Mart – Geriye Dönüşün İlk Adımı adlı kitabında “iç savaşa hazırlık” iddiasıyla kurulan komando kamplarının arka planına dikkat çekiyor:
Çocuklarımızı Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine göre yetiştirip Türk aydınlanma devrimini aşılayacağımıza, sağcı ve solcu diye kamplara ayırdık. Sağ kesimi kamplarda eğittik. Sosyal değişim istemlerini komünizm olarak niteleyip eğittiğimiz gençleri onların üzerine saldık.
Değişim egemen düşünceye göre de tehlikeli bir ideolojiydi. Her ideoloji gibi hemen, karşıtı yaratıldı. Faşizm örgütlendi, gençler, vurucu güç olarak, devletin gözü önünde kurulan özel kamplarda eğitildi. Milliyetçi Hareket Partisi çatısı altında ve yan kuruluşlarında özel eğitimle ve ‘devleti koruma’ misyonuyla yetiştirilen gençler, sözde komünizme karşı direnci temsil ediyorlardı.
(…) Bu kamplarda yetiştirilen gençler, yaygın adıyla ülkücü komandolar, okullarda ve toplum içinde sol görüşlüleri saf dışı edecek bilgilerle eğitiliyorlardı. İdeolojik eğitimle birlikte, özellikle judo ve karate gibi Uzakdoğu’nun savunma vuruşma yöntemleri öğretiliyordu. Bu rapordan da anlaşıldığı gibi gelişmelerin, yönetici kadroların bilgisi dışında kaldığı düşünülemez. (…) Bir kısım basın ve hükümete göre, sol saldırıyor, ülkücüler, düzenin savunmasında devlete yardım ediyordu. En yetkili ağızlardan, bu gençlerin ‘güvenlik güçlerine yardımcı’ olarak yetiştirildikleri söyleniyordu. Bu örgütlenme ve eğitimin kontr-gerilla eğitimi olduğunu sonradan öğrenecektik.
Bissel Raporu’ndan aktaracağımız şu bölüm, konuya daha da açıklık getirecek ve bir CIA düzenlemesiyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılacaktır:
‘… Diğer taraftan, zor ve zaman gerektiren bir çalışma olmakla beraber, bu ülkelerde resmi olmayan bir gizli operasyon servisi kurmamız, hem mümkün, hem de faydalıdır. Bunun gerçekleşmesi için özel örgütlerden yararlanılmalı ya da böyle örgütler kurulmalıdır. Bu kuruluşların personeli Amerikalı olmayacağından o toplumlara daha fazla karışabileceklerdir. Birleşik Amerika’nın adı faaliyetlere resmen karıştırılmamış olacaktır… Bu gizli hareketlerde CIA ile çalışacakları aramak nazik bir iştir; bunlar kuruluşla aynı gayeye inanan kimseler olmalıdır; ya da o amaca yönlendirilebilen insanlar olmalıdır.’
M. Emin Değer, Uğur Mumcu ve 12 Mart – Geriye Dönüşün İlk Adımı (1996)65Bu kampların açılış tarihiyle bu raporun okunup benimseniş tarihi karşılaştırıldığında, kampların hangi amaç için ve nasıl kurulduğu konusunda bir ipucu yakalanabilir. Burada bir başka gerçeği daha vurgulamalıyız. 12 Mart’ta, ilki 11 Nisan 1971’de ve ikincisi 3 Kasım 1972 tarihinde verilen Devlet Brifinglerinde MHP’den ve Komando Kamplarından söz edilmemesi, kampların gerçekte Özel Harp Dairesi’nin gözetiminde kurulduğu kanısını güçlendirmektedir. Bu da üzerinde önemle durulacak ayrı bir noktadır.
Değer, Komando Kampları için, Susurluk kazasının ortaya saçtığı ilişkilerden sonra çokça tartışılmış olan “gladio” oluşumunu işaret ediyor. Komando Kamplarının, “soğuk savaş” döneminde CIA organizasyonuyla, birçok ülkede oluşturulan “kontrgerilla” örgütlenmelerinin uzantısı olarak değerlendirilebileceğini söylüyor.66
Değer’in atıf yaptığı rapor, “İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Dairesi” tarafından hazırlanarak, 26 Ekim 1970 tarihinde dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve 67 ilin valisine sunulur. Gerçi, “gizli” ibareli bu belgenin, 1978 tarihinde basına yansımasının ardından hem Demirel hem de Türkeş bu belgeyi “hayal ürünü” olarak niteler ve daha önce hiç görmediklerini iddia ederler. Ancak dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, 5 Kasım 1978 tarihinde, bu belgelerin resmi kayıtlarda yer aldığını, devlet arşivlerini göstererek kanıtlar.67
İşte bu belgenin “Nasyonal Sosyalizm” başlıklı bölümünde, “nasyonal sosyalist” anlayıştaki “teşkilatlar” şöyle sıralanmaktadır:68
1— Ülkü Ocakları Birliği
2— Genç Ülkücüler Teşkilatı
3— Hür Düşünce Kulüpleri Federasyonu
4— Eski Harbiyeliler Yardımlaşma Derneği
5— Milliyetçi Türk Kadınlar Derneği
6— MHP (Milliyetçi Hareket Partisi)
7— Komando Kampları
Belgede Komando Kampları için şunlar yazmaktadır:69
Milliyetçi Hareket Partisi gençlik kolları, Ülkü Ocakları Birliği, Genç Ülkücüler Teşkilatı, Milli Türk Talebe Birliğinin organize ettiği, yönettiği, maddi ve manevi yönden desteklediği komando kampları gençliği fikri ve fiziki yönden yetiştirmek ve onlara Turancılık ülküsü vermek gayesiyle 1968 yılı yaz aylarından itibaren yurdun muhtelif il ve ilçelerinde kurulmuştur.
İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Dairesi raporu, 26 Ekim 1970Belgenin bundan sonraki bölümünde 28 komando kampına dair bilgiler sıralanmakta ve “Sebebiyet Verdikleri Önemli Olaylar” aktarılmaktadır. Bunun haricinde belgede sırasıyla şu başlıklar vardır: “Dış Türklerle Olan Münasebetleri”, “Silahlanma”, “Faal Turancılar Hakkında Biyografik Bilgi”, “Netice”.
Değer’in değerlendirmelerinde de geçen, Karabacak’ın “İş başa düşmüş, iktidarın yapamadığını biz yapacaktık.” şeklindeki sözleri anlamlıdır. Bu sözler, o dönem Komando Kampları içerisinde yer alan gençlerin duygu ve düşüncelerini yansıtmaktadır. Onlar, “kökü dışarıda”, “komünist hainler”e karşı, “baraj” kurduklarını, “iktidarın yapamadığını” yaptıklarını düşünmektedirler. İlk olarak, İstanbul, İzmir, Ankara ve Adana gibi büyük şehirlerde hayata geçirilen kamplarda ilk sene toplam 170 çadır kurulmuş ve binden fazla genç eğitime tabi tutulmuştur.70 1969 senesinde ise 34 ayrı kampa beş binden fazla ülkücü genç katılır. 1970 yılında eğitimden geçirilen gençlerin sayısı yedi bine ulaşır.71
Komando Kamplarının Türkiye’nin siyaset sahnesinden çekilmesi ise 1970’li yılların başlarında gerçekleşiyor. Öznur, bu kampların 12 Mart darbesinden sonra bir daha açılmadığını belirtiyor. Ancak bunun tersi yönünde bilgiler de mevcuttur. 1988 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a yönelik suikast nedeniyle gözaltına alınan Kartal Demirağ’ın, memleketi Afyon Dazkırı’da Ülkü Ocakları 2. Başkanlığı yaptığı ve gençliğinde, MHP’li gençlerle beraber kamplarda eğitim gördüğü, suikastı araştıran savcı Uğur Tönik tarafından belirtilmişti. Tönik, Meclis Araştırma Komisyonu’na “Afyon Dazkırı’da 1974-1977 seneleri arasında Ege’de meydana gelen sol hareketleri önlemek için bir kontrgerilla teşkilatı kurulduğunu, Kartal Demirağ’ın da bu teşkilatın yetişmiş bir elemanı olduğunu tespit ettik.” şeklinde ifade vermiştir.72 Tönik’in verdiği bilgilere göre, Demirağ, burada kurulan kampta emekli askerlerce eğitilmiştir. Tönik, daha sonra yaptığı açıklamalarda, dönemin generallerinden Sabri Yirmibeşoğlu tarafından soruşturmayı durdur yönünde baskı gördüğünü ve kızının da kaçırıldığını açıklamıştır.73 Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun, Türkiye’deki “gladio” örgütlenmesi olarak bilinen “Özel Harp Dairesi”nin bir dönem başında yer aldığı da iddialar arasındadır.74
Bu bilgi göz önüne alındığında, Komando Kamplarının kapanmadığı, sadece daha organize ve örgütlü hale getirilip kontrgerilla örgütlenmesine dönüştürülerek yoluna devam ettiği iddia edilebilir. Zira 1978 yılında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Özel Harp Dairesi’ne bağlı sivil örgütün bazı üyelerinin “olaylarda yer aldığı” kuşkusuyla, o dönem Tümgeneral olan Yirmibeşoğlu’na “Farz-ı mahal, buradaki MHP il başkanı, aynı zamanda Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri olamaz mı?” diye sorduğunda, Yirmibeşoğlu’ndan “Evet, öyledir ama kendisi çok güvenilir, vatansever bir arkadaşımızdır.” cevabını almıştır.75 Sadece bu cevap dahi, Komando Kamplarının, bir bütün olarak da MHP’nin 1970’lerdeki seyrini göstermesi açısından anlamlıdır.
Hür Düşünce Kulüpleri
Sağcı örgütlenmeler içerisinde, kurucuları ve üyeleri nedeniyle, dikkat çeken bir diğeri Hür Düşünce Kulüpleri’dir (HDK). İlk HDK, 1964 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, solcu öğrencilerin SBF Fikir Kulübü’ne karşı olarak kurulur. HDK, Hasan Celal Güzel’in76 başkanlığı döneminde önce Ankara’nın diğer fakültelerinde daha sonra da diğer illerde faaliyet göstermeye başlar. Güzel’in başkan olduğu bu dönemde, başkan yardımcısı Esat Güçhan,77 Genel Sekreter ise Murat Karayalçın’dır.78 Öne çıkan diğer bazı isimler ise İbrahim Melih Gökçek,79 Abdülkadir Aksu,80 Mehmet Keçeciler,81 Veysel Atasoy,82 Ahmet Mesut Yılmaz83 ve Hüsnü Doğan’dır. HDK, 1967 yılında federasyonlaşarak Hür Düşünce Kulüpleri Federasyonu adını alır. Federasyon’un ilk başkanı Hasan Celal Güzel’dir. Güzel’in ardından Murat Karayalçın başkan seçilir.
Güzel, HDK’nın, solun egemen olduğu SBF’de, “merkezden sağa uzanan çizgide” bir duruş sergilediğini ve “gerçekten zor bir iş yaptığını” söylüyor.84 Güzel’e göre bu zorluk, “Enternasyonalist bir sosyalizm kasırgası” karşısında kendisinin başkanlığındaki “hürriyetçi ve liberal görüşteki” HDK’nin “bu mücadelede zayıf” kalmasıdır.85 Bu zayıflık, milliyetçilikle giderilmeye çalışılır:86
Benim başkanlığını yaptığım hürriyetçi ve liberal görüşteki ‘Hür Düşünce Kulübü’ bu mücadelede zayıf kalıyordu. Hiç unutmam, bir gün o sırada bizim derneğin Genel Sekreteri olan Murat Karayalçın ile 2. Başkanım Esat Güçhan, bizim de daha fazla milliyetçi havada olmamızı ve bir dergi çıkararak Marksistler gibi Kızılay’da satmamızı istemişlerdi.
Hasan Celal Güzel, Radikal, 11 Şubat 2007
Bunun üzerine “Milli Düşünce” isimli dergiyi çıkarırlar ve fakültede “Ülkü Ocağı” kuruluşuna katılırlar. Güzel, kurdukları Ülkü Ocağı’nın idaresini Yılmaz Yalçıner’e87 “verdiklerini” söylüyor.88 Ülkü Ocağı’nın kuruluşuna katılan Yılmaz Yalçıner, ülkücü gençliğin önde gelen kişilerinden biriyken giderek İslami bir çizgiye geçecek, Yalçıner’le beraber bir diğer kurucu olan Mehmet Şahin ise yıllar sonra Erciyes Üniversitesi Rektörü olacaktır.89
HDK’nın önde gelenlerinin neredeyse tamamı, 1980 sonrası Anavatan Partisi’nden siyasete girer, milletvekili seçilir, bakanlıklar, hatta başbakanlıklar, belediye başkanlıkları yaparlar.
Dipnot 76 — Hasan Celal Güzel, 1986 yılında ANAP’tan milletvekili seçilir; sonrasında bakanlık, bakanlık müşavirliği, başbakanlık müsteşarlığı yapar. 1992 yılında ANAP’tan ayrılarak Yeniden Doğuş Partisi’ni kurar.
Dipnot 77 — Esat Güçhan, 1970’ten sonra MHP içerisinde yer alacak, Milliyetçi Cephe Hükümetleri döneminde sorumluluklar üstlenecek, MHP içerisinde kurulan “Araştırma Merkezi”nin başına geçecek ve Aydınlar Ocağı’nda görev alacaktır.
Dipnot 78 — Murat Karayalçın daha sonra “solcu” olacak, kapatılan Cumhuriyet Halk Partisi’nin devamcısı olan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP)’nin bir dönem Genel Başkanlığını yapacak, 1994–1995 yıllarında Başbakan Yardımcılığı, Devlet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı görevlerinde bulunacaktır.
Dipnot 79 — İbrahim Melih Gökçek, 1984 yılında ANAP’tan Ankara’nın Keçiören ilçesinden belediye başkanlığına seçilir; 1989–1991 yılları arasında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Genel Müdürlüğü yapar. 1991 yılında Refah Partisi’nden milletvekili seçilir. 1994 yılından itibaren de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmaktadır.
Dipnot 80 — Abdülkadir Aksu, 1973 yılından itibaren kaymakamlık, valilik, emniyet genel müdürlüğü görevlerinde bulunur. 1987 yılında ANAP’tan milletvekili seçilir. Sonradan Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Adalet ve Kalkınma Partisi çatısı altında TBMM’de bulunur. GAP’tan Sorumlu Devlet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yapar.
Dipnot 81 — Mehmet Keçeciler, üniversiteyi bitirdikten hemen sonra kaymakamlık yapmaya başlayacak; MNP’nin devamı olarak kurulan Milli Selamet Partisi’nden Konya Belediye Başkanlığı yapacak; ANAP’ın kuruluşunda yer alacak; milletvekili seçilecek ve bakanlıklar yapacaktır.
Dipnot 82 — Veysel Atasoy, ANAP’ın kurucuları arasında yer almış, ANAP ve DYP’den milletvekili seçilmiş, bakanlık görevlerinde bulunmuştur. 2004 yılında vefat etmiştir.
Dipnot 83 — 1960’ların sonlarında AÜ SBF’ye giren Yılmaz, 1971 yılında mezun olur. Öğrenciliği döneminde HDK’nın çalışmalarına katılır. 1983 yılında ANAP’ın kuruluş çalışmalarına bulunur, Genel Başkan Yardımcısı olur ve Rize’den milletvekili seçilir. TBMM’deki siyasal yaşamı boyunca bakanlıklar ve üç kere de Başbakanlık yapar.
Dipnot 84 — Güzel, H.C., “Mülkiye 68 Kuşağı”, Vatan, 19 Aralık 2010.
Dipnot 85 — Güzel, H.C., “Milliyetçilik Üzerine Geçmişte Bir Gezinti”, Radikal, 11 Şubat 2007.
Dipnot 86 — Güzel, H.C. (11 Şubat 2007).
Dipnot 87 — Yılmaz Yalçıner, o dönem ülkücü gençliğin en aktif militanlarından birisidir. Aynı zamanda Ankara hazır kuvvet polis şefinin oğludur. CKMP’nin Bozkurt olan ambleminin, üç hilalli ilk halini de o çizmiştir. Karabacak, Yalçıner’in, CKMP yönetimindeki Dündar Taşer’in bir trafik kazasında ölümünün ardından kendilerinden uzaklaştığını belirtiyor [Karabacak, A.B. (2011), s. 35–38]. Yalçıner, 12 Eylül’ün hemen ardından Diyarbakır’dan İran’a uçak kaçırma girişiminde bulunmuş ve yakalanarak 11 yıl 7 ay hapis yatmış, sonrasında bir dönem İslamcı kimliğiyle bilinen Akit (Vakit) adlı gazetede çalışmıştır.
Dipnot 88 — Güzel, H.C. (11 Şubat 2007).
Dipnot 89 — Yavuz, E. ve Özkurt, N., “Son Demokrat Değilim”, Aksiyon, Sayı 140, 9 Temmuz 1997.
27 Mayıs Sonrası İslamcı Hareket
Türkiye’de bugüne kadar süregelen politik çizgilerin ana hatlarının oluştuğu, ortaya çıktığı yıllar, asıl olarak 1960’lı yıllardır. Bugün bilinen anlamda sol ve sağ yapılanmaların oluştuğu, “sol” ve “sağ” terimlerinin bugünkü anlamıyla, Türkiye’nin siyasal terminolojisinde yerini aldığı dönem büyük oranda bu dönemdir. Daha önce bir komünizm karşıtlığından söz edilebilecekken ve var olan ikilik “komünist” – “milliyetçi-mukaddesatçı” bir görünüm arz ederken, bu karşıtlık yerini 1960’ların ikinci yarısından itibaren sol – sağ çatışmasına bırakacaktır.90 İslamcıların milliyetçilerden ayrı olarak siyaset sahnesine çıkmaları, kendi örgütlenmelerini oluşturmaları da bu döneme denk düşer. Komünizmle Mücadele Derneği kurucularından olan Zübeyir Yetik, “Geçmişten Notlar” adını taşıyan anı kitabında bu durumu oldukça açık anlatmaktadır. Yetik, 1960’lı yılların başlarında, aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen, o zamanlar milliyetçi, muhafazakâr, mukaddesatçı, dindar kimseler olarak herkesin bir arada ve “milliyetçi-mukaddesatçı” olarak adlandırıldıklarını ve kendilerini de öyle tanıtıp, bir arada bulunduklarını söylüyor.91 Ancak 1960’ların ikinci yarısında, ayrışma ve örgütlülüklerin idaresini ele geçirme mücadelesi başlıyor.
Bu ayrışmanın arka planını açıklamaya çalışan Ali Gevgilili de Şerif Mardin’e atıfla, İslam’ın ülkemizde “kurumsal düzeyde görülen din, Ortodoks, Sünni, ulema-i rusum’un düşünce çizgisindeki İslam” ve “halk dini niteliğindeki ikinci bir İslam’cı [sic] kültür kanalı” olarak ikili bir yapı şeklinde farklılaşmış olduğunu belirttikten sonra İslam’ın giderek sosyo-politik işlev alışının 1950’ler sonrası büyüdüğü tespitini yapar. 1950’lerin farklılığını ise “toplumda modern üretim ilişkilerinin gelişimi” olarak belirtir. Dinin, dernekler aracılığıyla kendisini yeniden örgütlediği, basında da kendi iletişim organlarını yaratmaya çalıştığını söyler.92
1946-1968 yılları arasında Kur’an kursu, imam hatip lisesi ve cami yaptırma dernekleri gibi kuruluşların tüm derneklere oranı dörtte birden fazladır. Bu tür dinsel derneklerin yanı sıra “Komünizmle Mücadele Derneği” (KMD) gibi yapılanmalar da 1960’lı yıllardan itibaren hızlı bir yaygınlaşma göstermektedir. KMD’nin sayısı, 1963 yılından 1968 yılına kadar 15 kat artarak 141’e çıkar.93
Gevgilili’nin dikkat çektiği, 1950 sonrası İslam’ın sosyo-politik işlev almasını, Türkiye’deki göç dalgasıyla açıklamaya çalışan görüşler de mevcuttur.94 Bu görüşlere göre, göçle gelen insanlar, aile ilişkilerini temelden değiştireceği endişesi duyulan sosyal değişimin de etkisiyle İslami kimliğe tutunmuş, cemaat ve tarikatlar, yığınların kentlerde sığındıkları limanlar olmuştur. Bu çalışmalarda, göçün siyasi hayata olan etkisinin, ikinci neslin devreye girmesiyle 1960’lardan sonra daha da bariz olarak kendisini hissettirdiği belirtilir.
Dernekler ve benzeri yollarla gerçekleşen bu örgütlenme, elbette hem var olan siyasal yapılar tarafından kullanılmak istenecek hem de kendi siyasal yapısını oluşturma gayreti içerisine girecektir. “Milliyetçi-ümmetçi ayrışması” da bu süreç içerisinde gerçekleşir. Ali Gevgilili, 1968 yılı olaylarını anlatırken iki olaya dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi 24-25 Şubat 1968 tarihinde düzenlenen “Büyük Din ve Mukaddesatçılar Kurultayı”dır. Bu kurultayda “İslam’cılar [sic]… artık kendi strateji ve taktiklerini tartışmaktaydılar.” Gevgilili’nin dikkat çektiği ikinci olay ise Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin 31 Haziran 1968 tarihinde İzmir’de gerçekleştirdikleri kongredir. Bu kongrede, “Türkeş’in milliyetçi ekibi… İslam’cılar ve AP’liler önünde son iktidar savaşımını” verir. Ancak bu savaşı kaybederler ve dernekten uzaklaştırılırlar. Gevgilili, Ülkü Ocakları’nın kuruluşunu da bu tasfiyeyle bağlantılı olarak ele alır: “Milliyetçi ideolojinin gençlik kesimindeki ‘vurucu güç’ünü [sic] oluşturmak üzere Ülkü Ocakları, bu tasfiye olayından az sonra kurulacaktı.”95 Milli Türk Talebe Birliği’nin 1969’da gerçekleşen kongresinde, MHP’nin desteklediği Komando lakaplı Mustafa Ok karşısında, “dini ve manevi hassasiyetleri yüksek” gençliğin adayı Burhanettin Kayhan’ın seçimi kazanması da bu ayrışmanın bir başka göstergesi olur.96
Komünizmle Mücadele Dernekleri ve Milli Türk Talebe Birliği’nde yaşanan ayrışma, Necmettin Erbakan’ın 1969 seçimlerine bağımsız aday olarak girmesi ve Konya’dan milletvekili seçilmesinden sonra, 26 Ocak 1970 tarihinde Milli Nizam Partisi’ni kurmasıyla parlamentoda da kendisini gösterecektir.97
1960’lı yıllarda İslamcı yapılanmalar söz konusu olduğunda –özellikle de gençlik örgütlenmeleriyle ilgili olarak– değinilmesi gerekenler şunlardır:
Sağcı örgütlenmeler içerisinde, kurucuları ve üyeleri nedeniyle, dikkat çeken bir diğeri Hür Düşünce Kulüpleri’dir (HDK). İlk HDK, 1964 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, solcu öğrencilerin SBF Fikir Kulübü’ne karşı olarak kurulur. HDK, Hasan Celal Güzel’in76 başkanlığı döneminde önce Ankara’nın diğer fakültelerinde daha sonra da diğer illerde faaliyet göstermeye başlar. Güzel’in başkan olduğu bu dönemde, başkan yardımcısı Esat Güçhan,77 Genel Sekreter ise Murat Karayalçın’dır.78 Öne çıkan diğer bazı isimler ise İbrahim Melih Gökçek,79 Abdülkadir Aksu,80 Mehmet Keçeciler,81 Veysel Atasoy,82 Ahmet Mesut Yılmaz83 ve Hüsnü Doğan’dır. HDK, 1967 yılında federasyonlaşarak Hür Düşünce Kulüpleri Federasyonu adını alır. Federasyon’un ilk başkanı Hasan Celal Güzel’dir. Güzel’in ardından Murat Karayalçın başkan seçilir.
Güzel, HDK’nın, solun egemen olduğu SBF’de, “merkezden sağa uzanan çizgide” bir duruş sergilediğini ve “gerçekten zor bir iş yaptığını” söylüyor.84 Güzel’e göre bu zorluk, “Enternasyonalist bir sosyalizm kasırgası” karşısında kendisinin başkanlığındaki “hürriyetçi ve liberal görüşteki” HDK’nin “bu mücadelede zayıf” kalmasıdır.85 Bu zayıflık, milliyetçilikle giderilmeye çalışılır:86
Benim başkanlığını yaptığım hürriyetçi ve liberal görüşteki ‘Hür Düşünce Kulübü’ bu mücadelede zayıf kalıyordu. Hiç unutmam, bir gün o sırada bizim derneğin Genel Sekreteri olan Murat Karayalçın ile 2. Başkanım Esat Güçhan, bizim de daha fazla milliyetçi havada olmamızı ve bir dergi çıkararak Marksistler gibi Kızılay’da satmamızı istemişlerdi.
Hasan Celal Güzel, Radikal, 11 Şubat 2007Bunun üzerine “Milli Düşünce” isimli dergiyi çıkarırlar ve fakültede “Ülkü Ocağı” kuruluşuna katılırlar. Güzel, kurdukları Ülkü Ocağı’nın idaresini Yılmaz Yalçıner’e87 “verdiklerini” söylüyor.88 Ülkü Ocağı’nın kuruluşuna katılan Yılmaz Yalçıner, ülkücü gençliğin önde gelen kişilerinden biriyken giderek İslami bir çizgiye geçecek, Yalçıner’le beraber bir diğer kurucu olan Mehmet Şahin ise yıllar sonra Erciyes Üniversitesi Rektörü olacaktır.89
HDK’nın önde gelenlerinin neredeyse tamamı, 1980 sonrası Anavatan Partisi’nden siyasete girer, milletvekili seçilir, bakanlıklar, hatta başbakanlıklar, belediye başkanlıkları yaparlar.
Türkiye’de bugüne kadar süregelen politik çizgilerin ana hatlarının oluştuğu, ortaya çıktığı yıllar, asıl olarak 1960’lı yıllardır. Bugün bilinen anlamda sol ve sağ yapılanmaların oluştuğu, “sol” ve “sağ” terimlerinin bugünkü anlamıyla, Türkiye’nin siyasal terminolojisinde yerini aldığı dönem büyük oranda bu dönemdir. Daha önce bir komünizm karşıtlığından söz edilebilecekken ve var olan ikilik “komünist” – “milliyetçi-mukaddesatçı” bir görünüm arz ederken, bu karşıtlık yerini 1960’ların ikinci yarısından itibaren sol – sağ çatışmasına bırakacaktır.90 İslamcıların milliyetçilerden ayrı olarak siyaset sahnesine çıkmaları, kendi örgütlenmelerini oluşturmaları da bu döneme denk düşer. Komünizmle Mücadele Derneği kurucularından olan Zübeyir Yetik, “Geçmişten Notlar” adını taşıyan anı kitabında bu durumu oldukça açık anlatmaktadır. Yetik, 1960’lı yılların başlarında, aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen, o zamanlar milliyetçi, muhafazakâr, mukaddesatçı, dindar kimseler olarak herkesin bir arada ve “milliyetçi-mukaddesatçı” olarak adlandırıldıklarını ve kendilerini de öyle tanıtıp, bir arada bulunduklarını söylüyor.91 Ancak 1960’ların ikinci yarısında, ayrışma ve örgütlülüklerin idaresini ele geçirme mücadelesi başlıyor.
Bu ayrışmanın arka planını açıklamaya çalışan Ali Gevgilili de Şerif Mardin’e atıfla, İslam’ın ülkemizde “kurumsal düzeyde görülen din, Ortodoks, Sünni, ulema-i rusum’un düşünce çizgisindeki İslam” ve “halk dini niteliğindeki ikinci bir İslam’cı [sic] kültür kanalı” olarak ikili bir yapı şeklinde farklılaşmış olduğunu belirttikten sonra İslam’ın giderek sosyo-politik işlev alışının 1950’ler sonrası büyüdüğü tespitini yapar. 1950’lerin farklılığını ise “toplumda modern üretim ilişkilerinin gelişimi” olarak belirtir. Dinin, dernekler aracılığıyla kendisini yeniden örgütlediği, basında da kendi iletişim organlarını yaratmaya çalıştığını söyler.92
1946-1968 yılları arasında Kur’an kursu, imam hatip lisesi ve cami yaptırma dernekleri gibi kuruluşların tüm derneklere oranı dörtte birden fazladır. Bu tür dinsel derneklerin yanı sıra “Komünizmle Mücadele Derneği” (KMD) gibi yapılanmalar da 1960’lı yıllardan itibaren hızlı bir yaygınlaşma göstermektedir. KMD’nin sayısı, 1963 yılından 1968 yılına kadar 15 kat artarak 141’e çıkar.93
Gevgilili’nin dikkat çektiği, 1950 sonrası İslam’ın sosyo-politik işlev almasını, Türkiye’deki göç dalgasıyla açıklamaya çalışan görüşler de mevcuttur.94 Bu görüşlere göre, göçle gelen insanlar, aile ilişkilerini temelden değiştireceği endişesi duyulan sosyal değişimin de etkisiyle İslami kimliğe tutunmuş, cemaat ve tarikatlar, yığınların kentlerde sığındıkları limanlar olmuştur. Bu çalışmalarda, göçün siyasi hayata olan etkisinin, ikinci neslin devreye girmesiyle 1960’lardan sonra daha da bariz olarak kendisini hissettirdiği belirtilir.
Dernekler ve benzeri yollarla gerçekleşen bu örgütlenme, elbette hem var olan siyasal yapılar tarafından kullanılmak istenecek hem de kendi siyasal yapısını oluşturma gayreti içerisine girecektir. “Milliyetçi-ümmetçi ayrışması” da bu süreç içerisinde gerçekleşir. Ali Gevgilili, 1968 yılı olaylarını anlatırken iki olaya dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi 24-25 Şubat 1968 tarihinde düzenlenen “Büyük Din ve Mukaddesatçılar Kurultayı”dır. Bu kurultayda “İslam’cılar [sic]… artık kendi strateji ve taktiklerini tartışmaktaydılar.” Gevgilili’nin dikkat çektiği ikinci olay ise Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin 31 Haziran 1968 tarihinde İzmir’de gerçekleştirdikleri kongredir. Bu kongrede, “Türkeş’in milliyetçi ekibi… İslam’cılar ve AP’liler önünde son iktidar savaşımını” verir. Ancak bu savaşı kaybederler ve dernekten uzaklaştırılırlar. Gevgilili, Ülkü Ocakları’nın kuruluşunu da bu tasfiyeyle bağlantılı olarak ele alır: “Milliyetçi ideolojinin gençlik kesimindeki ‘vurucu güç’ünü [sic] oluşturmak üzere Ülkü Ocakları, bu tasfiye olayından az sonra kurulacaktı.”95 Milli Türk Talebe Birliği’nin 1969’da gerçekleşen kongresinde, MHP’nin desteklediği Komando lakaplı Mustafa Ok karşısında, “dini ve manevi hassasiyetleri yüksek” gençliğin adayı Burhanettin Kayhan’ın seçimi kazanması da bu ayrışmanın bir başka göstergesi olur.96
Komünizmle Mücadele Dernekleri ve Milli Türk Talebe Birliği’nde yaşanan ayrışma, Necmettin Erbakan’ın 1969 seçimlerine bağımsız aday olarak girmesi ve Konya’dan milletvekili seçilmesinden sonra, 26 Ocak 1970 tarihinde Milli Nizam Partisi’ni kurmasıyla parlamentoda da kendisini gösterecektir.97
1960’lı yıllarda İslamcı yapılanmalar söz konusu olduğunda –özellikle de gençlik örgütlenmeleriyle ilgili olarak– değinilmesi gerekenler şunlardır:
— Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)
— Komünizmle Mücadele Dernekleri (KMD)
— Mücadele Birliği (MB)
Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)
Kuruluşu 1916 yılına kadar uzanan MTTB, 1936 yılında kapatılmış, 1946 yılında Türk Talebe Birliği adıyla tekrar açılmış ve 17 Aralık 1947 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla yeniden MTTB ismini almıştır.
MTTB’nin kendi internet sitesinde, Birlik’in, İttihat ve Terakki tarafından kurulduğunu, 1916-1920 arası dönemde de İttihat ve Terakki’nin Pan Türkist anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, 1926-1936 döneminde “cumhuriyet kadrosunun resmi görüşü doğrultusunda”, “Turancı çizgide kalarak kozmopolitliği reddettiği” ve “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası başlattığı belirtiliyor.98
MTTB, yeniden kurulduğu 1946 yılından 1960’a kadar milliyetçi, komünizm karşıtı bir çizgi izlemiştir. 10 Aralık 1947 tarihinde yayınlanan bir MTTB bildirisinde, komünizmle daha şiddetli mücadele edilmesi gerektiği belirtilmektedir: “Derneğimiz iman olarak benimsediği milliyetçilik anlayışına dayanarak vatan, millet ve aile gibi milli mukaddesat mefhumlarını inkâr eden komünizm ile daha şiddetli mücadeleyi şiar ittihaz eder.”99 Aşağıdaki alıntılar da MTTB’nin bu dönemini açıklamaktadır.
Bu tarihten sonra milliyetçi gençler Komünizme karşı faaliyetlerini MTTB etrafında toplanarak yürütmüşlerdir. MTTB 1950 yılına dek komünizme karşı birçok protesto ve program düzenlemiştir.
100Tek adam yönetiminden demokrasiye geçişin yaşanmağa başladığı 1946 yıllarında Gençlik daha hür bir çalışma ortamında kendini ifade etmek ve yetiştirmek imkânına kavuşmuştur. 1950’li yıllarda milliyetçi kuruluşlar çoğalmıştır. MTTB de öğrenci hareketlerinde etkin olmaya devam etmiş milliyetçi bir gençlik kuruluşu olarak etkinliklerini sürdürmüştür.
101DP hükümeti döneminde MTTB’nin tutumu, “iktidarla ne tam uyumlu ne de [ona] karşıdır”.102 1957 yılından itibaren ise iktidara karşı, CHP’ye yakın bir tavır alır. 27 Mayıs darbesinin ardından, MTTB üzerinde DP’nin etkisi tümden azalır ve CHP’nin etkinliğinde bir örgütlülük haline gelir. “Ordu Millet Elele” sloganının duyulduğu bir yapılanmadır artık MTTB. “Solcuların eline” geçmiştir.103 Bu durumu 1965 yılına kadar sürecektir.104
TİP’in 15 Ocak 1965 tarihindeki kongresinin, MTTB konferans salonunda yapılmış olması, MTTB’nin bu tarihteki çizgisinin bir göstergesidir. Ancak 18 Mart 1965 tarihinde gerçekleştirilen kongrede Rasim Cinisli’nin105 başkan seçilmesiyle, MTTB eski çizgisine geri döner. Bu değişiklik “İslam gençliği” açısından da bir “dönüm noktasıdır”.106
18 Mart 1965 tarihinde yapılan kongrede Rasim Cinisli’nin Başkan seçilmesiyle MTTB tekrar milliyetçi cepheye geçer. Bu dönem bir dönüm noktasıdır. İslam gençliğinin aksiyon haline girmesinin temeli bu dönemde atılır. ‘Rasim Cinisli’nin seçilmesi İslami kesimde büyük bir sevinç oluşturmuştur. Zira Rasim Cinisli ve onu seçen üniversite öğrencileri Sol’a / Komünizm’e, batılılaşmaya karşı milli menfaatlere bağlı ve İslam’a saygılı bir anlayışın taşıyıcıları olarak tanınıyorlardı. Dönemin İslami mahfilleri, bildikleri ve inandıkları din kültürüne bağlı üniversite gençliğinin MTTB gibi etkin ve yaygın bir gençlik teşekkülünü ele geçirmesini, batıcı kadrolarca horlanan kimliklerinin yükselen bir zaferi olarak nitelendirirler.
107MTTB, 1965 yılında gerçekleşen bu seçimin ardından, “Komünizmle mücadele alanında toplantılar tertip etmiş ve kampanyalar başlatmıştır.”108 MTTB’nin 1965-1977 yılları arasında yayınlamış olduğu Milli Gençlik dergisinin 1966’da çıkarılan “Komünizmle Mücadele Özel Sayısı”nda, “Komünizmle Mücadele Kampanyası” başlatıldığı ilan edilir.109
Her ne kadar Cinisli’nin Başkan seçilmesi, “İslami gençlik” açısından bir “dönüm noktası olarak” nitelendirilse de, MTTB çatısı altındaki öğrencilerin kendilerini “İslam gençliği” olarak adlandırması için 1969’u beklemeleri gerekecektir. Rasim Cinisli’nin ardından önce İsmail Kahraman,110 1969 yılında ise Burhanettin Kayhan111 başkan seçilecektir:
1969 yılında Burhanettin Kayhan’ın başkan seçilmesiyle Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında, üniversite ve orta öğrenim öğrencileri kendilerini İslam gençliği olarak ifade etmeye başlamışlardır. Bu tarih, bugün hâlâ üniversitelerde, İslamî yaşantıyı benimseyen ve bu uğurda mücadele eden İslam gençliğinin şekillenişinin bir başlangıcı olarak kabul edilebilir.
112MTTB’nin geçirdiği bu dönüşüm, daha sonra “Türkçülükten İslamcılığa”, “Bozkurt’tan Kur’an’a”, “Bozkurttan İslamcılığa” gibi nitelendirmelerle anılacak ve çeşitli çalışmalara konu olacaktır.113
MTTB’nin bu dönem gerçekleştirdiği başlıca etkinlik ve eylemler şunlardır:
— Fetih Mitingi (29 Mayıs 1965): İstanbul’un “fethinin” 512. yılı nedeniyle Sultanahmet Meydanında ilk “Fetih Mitingi” düzenlenir.
— Pakistan Mitingi (9 Eylül 1965): Hindistan’ın Pakistan’a yönelik askeri harekâtı nedeniyle Hindistan’ı protesto etmek ve “Keşmir şehitlerini anmak” amacıyla düzenlenir.
— Kıbrıs Mitingi (20 Aralık 1965): BM Genel Kurulu’nda Kıbrıs’la ilgili olarak Türkiye’nin aleyhine karar verilmesi üzerine, ilki 20 Aralık tarihinde Beyazıt’ta olmak üzere bir dizi miting yapılır. Beyazıt’ta düzenlenen mitingi, Üsküdar, Ankara, İzmit, Mersin, Erzurum ve Türkiye’nin birçok yerinde düzenlenen mitingler izler.
— “Komünizmi Tel’in114 ve Gafletten Uyanma” mitingi (20 Mart 1966): MTTB öncülüğünde ve Türk-İş’e bağlı sendikalar, Komünizmle Mücadele ve Milliyetçiler Dernekleri’nin de katılımıyla düzenlenir. Bu ilk büyük “Komünizmi Tel’in” mitingidir. İstanbul’da düzenlenen mitingi Maraş, Erzurum, Zonguldak, İzmir’de düzenlenen mitingler takip eder.
— 20-27 Aralık 1966 tarihinde SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Devlet Başkanı’nın Türkiye’ye gelişi protesto edilir ve MTTB binasına “Esir Türkler Kurtarılacaktır, Mazimiz İstikbale Aynadır” pankartları asılır.
— 18 Mart 1967 tarihinde Çanakkale şehitlerini anma töreni için bir gemi ile Çanakkale’ye gidilir.
— Ayasofya’da Namaz (27 Temmuz 1967): Papa VI. Paul’ün Ayasofya’yı ziyareti ve orada turistlerle birlikte dua etmesi üzerine bir basın toplantısı düzenlenir ve ardından 1943 yılından sonra ilk kez Ayasofya’da namaz kılınır.
— Şahlanış Mitingleri (1967-1968): TİP’in “Doğu Mitingleri”ni “tel’in” için düzenlenmeye başlamış mitinglerdir bunlar. İlki 60’a yakın milliyetçi, sağcı örgütlenmenin katılımıyla Erzurum’da 12 Kasım 1967 tarihinde düzenlenir. Bunu, 1968 yılında İstanbul, Ankara ve İzmir’de düzenlenen mitingler takip eder.
— “Komünist solcu görüşün Beyazıt Kulesi’ne kızıl bayrak asması karşısında” MTTB, Beyazıt’ta “Türk Bayrağına Saygı Mitingi” düzenler. Kuleye Türk bayrağı asılır, üniversitenin duvarlarını, sınıflarını bayraklarla donatır.115
Burhanettin Kayhan, 25 Nisan 1969 tarihinde Kayseri’de başlayıp, 12 Ağustos 1969 tarihinde İstanbul’da biten Genel Kurul sonrasında MTTB Genel Başkanlığına seçilmiştir. Böylece MTTB “gerçek kimliğini bulmuştur”.116 Bundan sonraki süreçte MTTB’de yeni kimliğiyle gençlik hareketleri içerisindeki yerini alacaktır.
1965 yılında Rasim Cinisli’nin genel başkan seçilmesiyle başlayan İslamileşme süreci, Burhanettin Kayhan başkanlığında, MTTB’nin gerçek kimliğini bulmasıyla devam etmiştir. Bu dönem, orta öğrenim ve üniversite gençliğinin kendilerini artık İslam gençliği olarak ifade ettiği dönemin başlangıcıdır.
Bu yıllar Türkiye’nin çok karışık olduğu, öğrenciler arasında (orta öğrenim ve üniversite) fikri ve ideolojik tartışmaların ötesinde fiili ve silahlı çatışmaların yaşandığı dönemdir. MTTB bu çatışmaların dışında kalmanın gayretini verirken bir yandan da çözümün, menfi olarak nitelendirdikleri sol akımların frenlenmesi veya önüne set çekilmesi değil (çünkü bu daha da güçlendirecektir) bu menfi akımın kökünden yok edilmesi olduğunu savunuyordu. Bu dönemde de MTTB ‘İman medeniyetine yeniden sahip çıkma zorunluluğuna’ vurgu yapıyor ve ‘Bozulan Selçukludan bir Osmanlı güneşi çıkartan bizim cevherimiz neden 20. yüzyılda yeniden bir medeniyet vücuda getirmesin? Ahlaki ve içtimai değerler eskimez, solmaz ve pörsümez, pörsüyen şekildir’ şeklinde düşüncelerini ifade ediyordu.
117Bu yazı “Her ne kadar öğrenciler arasında cereyan eden silahlı çatışmaların dışında kalma gayreti içerisinde olsalar da…” diye devam ediyor ve neden dışında kalamadıkları anlatılıyor. Anlatılanlar, “anarşist”, “solcu”, “komünist” öğrencilerin kendilerine nasıl saldırdıkları, nasıl oyunlar tezgâhladıkları ve bu nedenle kendilerinin nasıl çatışmak zorunda kaldıklarıdır.
MTTB, 12 Eylül darbesinin ardından kapatılır. 2006 yılında ise yeniden kuruluş çalışmaları başlatılır. “İstanbul başta olmak üzere dört ayrı ilde toplam sekiz aktif üniversite talebe derneği MTTB’yi yeniden canlandırmak gayesi ile” kurulur ve 16 Aralık 2006 tarihinde “MTTB’nin 90. kuruluş yıl dönümü münasebeti ile” toplantı düzenlenir. Bu toplantıya, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Ali Coşkun da katılır.118 Bu çalışmaların sonucu olarak, MTTB, 27 Mart 2008 tarihinde “Talebe Birliği Federasyonu” adı altında yeniden kurulur. Daha sonra MTTB adını alır.
Sonuç olarak, 1960’lar Türkiyesi’nde ve “Kanlı Pazar” olayında, MTTB de çatışan taraflardan biri olarak sahnedeki yerini almıştır.
Günümüzün siyasileri arasında da MTTB kökenli birçok kişi vardır: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,119 TBMM Başkanlığı yapmış Bülent Arınç, bakanlık yapmış olan Beşir Atalay, Ali Coşkun, Mehmet Ali Şahin ve Hüseyin Çelik, Abdülkadir Aksu, Ahmet Davutoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış Ömer Dinçer ve daha çok sayıda milletvekili, bürokrat, gazeteci… Bunların hepsi MTTB kökenli kişiler.120 MTTB’nin eski genel başkanlarından İsmail Kahraman, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği Kasım 2002 seçimlerinin ardından, Meclis’in yüzde 50’sinden fazlasının MTTB geçmişi olduğunu söylemiştir.121
Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve MTTB
Kitap baskıya girdiğinde Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Gül, Başbakanı ise Erdoğan’dı. Her iki ismin de 1960’lı yıllardan itibaren MTTB ile yolları kesişmiş ve MTTB içerisinde faaliyet yürütmüşlerdir. Her iki isimle de MTTB’nin 70’lerdeki faaliyetlerinde, MTTB 12 Eylül’den sonra kapatıldığında aynı misyonla kurulan Birlik Vakfı’nda ve MTTB’nin 2008’de başlayan yeni döneminde karşılaşmak mümkün. Bu iki MTTB’linin 1960’larda başlayan siyasal yaşamları, Kanlı Pazar’ın başlıca figürlerden biri olan MTTB’nin yıllar içerisindeki seyrini ve devlet içerisinde edindikleri yeri göstermek açısından önemli. Bu nedenle ikilinin siyasal yaşamları MTTB paralelinde ele alınacaktır.
Recep Tayyip Erdoğan
1954 yılında doğan Erdoğan, 1964-1965 öğretim döneminde ilkokuldan mezun olur ve 1965 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne kayıt yaptırır. Erdoğan’ın ilk siyasi faaliyetleri de bu yıl, MTTB’nin “ortaöğrenim” bölümünde görev almasıyla başlar.122 Hürriyet Gazetesi muhabiri Turan Yılmaz, “Tayyip — Kasımpaşa’dan Siyasetin Ön Saflarına” adlı kitabında, Erdoğan’ın ortaokul yıllarında başlayan bu “siyasiliği” nedeniyle arkadaşlarına “Benim siyasetçiliğim Erbakan Hocamınkinden eskidir” dediğini aktarıyor.123 Erdoğan, burada, Erbakan’ın aktif politikaya “bağımsızlar hareketi” adı altında 1969’da başlamasına atıf yaparak kendisinin 1969 öncesi başladığını ima etmektedir.
Erdoğan, lise öğrenimi sırasında “okulun en aktif öğrencilerinden” biridir. Şiir okumadan, münazara ve kompozisyon yarışmalarına, atletizmden futbola birçok kültürel ve sportif faaliyete katılmaktadır. Sınıfının münazara ekibinin başındadır ve okulun münazara ekibi içerisindedir. İleride beraber siyaset yapacağı pek çok insanla da bu yıllarda tanışır. Abdullah Gül de bunlardan biridir.124
Erdoğan, liseden 1972-1973 öğretim döneminde mezun olur ve 1973 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi’ni kazanır. Üniversite yıllarında da MTTB çatısı altında faaliyetlerine devam eder, sorumluluklar üstlenir. Bir dönem MTTB Kültür Müdürü olarak görev alır.125 Ayrıca, MTTB’nin kurduğu ve “bir üniversite gibi çalışmış, model oluşturmuş ve gençlerin yetişmesine vesile olmuş” Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden 1974-1975 döneminde başarı sertifikası alan öğrencilerden biri de Erdoğan’dır.126
12 Eylül 1980 darbesinin ardından MTTB kapatıldığında, MTTB’nin misyonunu üstlenerek kurulan Birlik Vakfı’nın 40 kişilik Kurucular Kurulu arasında Erdoğan da vardır. “Birlik’te 20 Yıl” adlı broşürün önsözünde, Birlik Vakfı’nın kuruluşu şu sözlerle anlatılmaktadır:
20 yıl önce idi… Fikir, inanç ve metot birliği içinde kırk idealist insan bir araya geldi… Ülkeye hizmet gerekiyordu… Ne yapılmalıydı?.. Nasıl yapılmalıydı?.. Gönülleri hizmet aşkı ile doluydu… En büyük gençlik teşkilatı olan (MTTB) Milli Türk Talebe Birliği’nde bir zamanlar hizmette omuz omuza beraber idiler… Uzun soluklu hizmet yarışına daha talebelik yıllarında birlikte başlamışlardı… O büyük teşkilat, MTTB kapatıldı… Teşkilat kapatılabilirdi ama gönüllerdeki hizmet aşkı yok edilemezdi… Edilemedi de… Dolayısıyla MTTB kapatıldı fakat hizmet coşkusunun önüne set çekilemedi… Hizmet ateşi sönmedi alevlendi… MTTB 48. dönem Genel Başkanı İsmail Kahraman başkanlığında… 20 yıl önce… 29 Mayıs 1985’te… İnanmış gönüller adına kırk kişi bir araya geldi… Ve böylesi bir duygu ve ideallerle BİRLİK VAKFI’nı kurdular…
127Birlik Vakfı’nın 1995’te gerçekleşen Genel Kurulu’na Türkiye’nin sağ ve İslamcı siyasetinin önemli simaları katılır. R. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Fethullah Gülen, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz, Muhsin Yazıcıoğlu, Abdülkadir Aksu, Hasan Celal Güzel, Rauf Denktaş, fotoğraflarda görülen kişilerin sadece en öne çıkanları.
Abdullah Gül
1950 yılında doğan Abdullah Gül, liseyi Kayseri’de Kayseri Lisesi’nde okur. 1960’larda Kayseri’de, sağcı gençlerin uğrak yeri haline gelmiş olan üç kurum vardır: Türk Ocağı, Türk Kültür Derneği ve Büyük Doğu Cemiyeti’nin Kayseri şubesi. Gül, lise yıllarında, yirmi kişilik bir arkadaş grubuyla beraber bu kurumlarda aktiftir.128
Üniversite eğitimi için İstanbul’a gelen Gül, 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırır. İki ay sonra da yatay geçiş yapar ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrenciliğe devam eder. Üniversitedeki yıllarında, MTTB içerisinde aktif görev alır. Aşağıdaki satırlar, Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinden alınmıştır:
Gül’ün üniversitede okuduğu yıllar Türkiye’de öğrenci hareketlerinin en yoğun olduğu dönemdi. Fakülte yıllarında öğrenci hareketlerinde aktif yer aldı. O dönemin önde gelen öğrenci derneklerinden Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) öğrenci liderleri arasında yer aldı, mitinglere katıldı, dergi ve yayınlara katkıda bulundu. O yıllarda edindiği tecrübe ve arkadaşlıklar, Abdullah Gül üzerinde hayat boyu sürecek izler bıraktı.
129Gül’ün cumhurbaşkanlığına aday olduğu 2007 yılında, kendi internet sitesinde yayınlanan biyografisinde ise dikkat çekici bilgiler bulabilmek mümkün. Burada, öğrencilik yılları anlatılırken, şiddetin dışında kalmanın neredeyse imkânsız olduğu söylendikten sonra, şiddetin hüküm sürdüğü bu yıllarda, Gül’ün MTTB’nin “ön saflarında yönetici olarak” bulunduğu belirtilmektedir:
68 kuşağının, 12 Mart 1971 Muhtırası’na kadar uzanan hazin öyküsü, bütün gençliği etki alanına almışken, üçüncü bir yol üzerinde yürüyüp şiddetin dışında kalmak, o dönemde neredeyse imkânsızdır. 1971 sonrası siyasi atmosferi büyük ölçüde etkileyen bu dönemi Talebe Birliği’nin ön saflarında yönetici olarak yaşaması idealist her gence olduğu gibi Abdullah Gül’e de çok şey kazandıracaktır.
130Bu yazıda, Gül’ün MTTB içinde aldığı görevler de anlatılmaktadır:
Abdullah Gül, üniversite öğrencisiyken, Ömer Öztürk’ün Genel Başkan olduğu dönemde Milli Türk Talebe Birliği’nde Merkez İcra Konseyi Üyesi olarak görev yaptı. Abdullah Gül, bir yandan Maliye ve Sosyal Siyaset Bölümünde öğrenimini sürdürürken öte yandan Talebe Birliğinde fikri, kültürel ve sosyal faaliyetlere katılır. MTTB’nin her yıl düzenlediği önemli faaliyetlerden biri de Çanakkale Savaşı yıldönümlerinde binlerce genci Çanakkale’ye götürmek ve orada etkinlikler düzenlemek. Abdullah Gül, bu programları organize eder ve Çanakkale’de ilk siyasi konuşmalarını yapar.
Ve burada Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde yer almayan, önemli bir başka bilgi daha vardır:
Abdullah Gül, üniversite yıllarında fikri mücadelesini aktif olarak Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında sürdürmektedir. Gül ve arkadaşlarının fotoğrafları sol gruplar tarafından duvarlara asılır ve aylarca üniversiteye girmeleri engellenir.
Gül’ün ayrıntılarını vermediği bu hadiseye dair bilgileri ise gazeteci Fatih Bayhan ve 60’lı yıllarda solcu gençliğin içerisinde yer alan, Komer’in arabasını yaktığı için tutuklanan Tuncay Çelen’in kitaplarında bulmak mümkün. Bu kitaplarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, sağcı gençliğin önde gelen kişilerinin resimlerini “faşisttir” ibaresiyle birlikte üniversitenin duvarlarına astıkları ve resmi asılan kişilerden birinin de Abdullah Gül olduğu ve Gül’ün, bu afişler nedeniyle 6 ay boyunca üniversiteye giremediği anlatılmaktadır.131
Gül’ün bir röportajında dile getirdiği ve az bilinen bir başka yönü ise, Türk Ocağı ve Milliyetçiler Derneği’nin kurucusu olmasıdır. Bu röportajında, “Ben de milliyetçiyim” diyen Gül, bu iki kuruluşun kurucusu olmasını ve MTTB İcra Konseyi Başkanlığı yapmasını milliyetçiliğinin göstergesi olarak dile getirmiştir.132
Gül, üniversiteden 1974 yılında mezun olur ve aynı üniversitede doktoraya başlar. 1976-1978 yıllarında, Milli Kültür Vakfı’nın bursuyla, doktora öğrenimi amacıyla İngiltere’ye Exeter’e gönderilir. Biyografisinde, burada da sosyal faaliyetlerini aktif olarak sürdürdüğü ve Müslüman Öğrenciler Birliği’ne (FOSIS) bağlı olarak, Türk Öğrenciler Yardımlaşma Derneği’ni kurduğu belirtilmektedir. Doktora eğitiminin ardından Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak göreve başlar.
Gül, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından gözaltına alınan 650 bin kişiden133 biridir. Bir ay boyunca gözaltında tutulur. Kendisine bu gözaltı süresi boyunca öğrencilik dönemindeki olaylar sorulur. Gül, bir ay boyunca süren bu sorgular sırasında “kötü muameleyle” karşılaşmadığını belirtmektedir. Ancak Kayseri’de gözaltına alınan kardeşi Macit Gül, abisi kadar şanslı değildir.134
1983 yılına kadar Sakarya Üniversitesi’nde iktisat dersleri veren Gül, o yıl üniversiteden ayrılır ve merkezi Cidde’de olan İslam Kalkınma Bankası’nda ekonomi uzmanı olarak çalışmaya başlar. Gül’ün doktora tezi de “Türkiye ile İslam Ülkeleri Arasında Ekonomik İlişkilerin Gelişimi” başlığını taşımaktadır. 1991 yılında Türkiye’ye dönen Gül, aynı yıl gerçekleşen seçimlerde Kayseri’den milletvekili seçilir ve Cumhurbaşkanlığına kadar uzanan TBMM günleri böyle başlar.
Gül’ün bu seyri de düşünüldüğünde, MTTB’nin yayın organı Milli Gençlik dergisinde yazdığı şu satırlar oldukça anlamlıdır:135
Bakalım memleketimizde istikbal, dünya hâkimiyeti peşinde koşan komünist-kapitalist süper devletlerin yerli kadrolarının mı, yoksa Doğu’yu kendi içinde diriltip, “Çağlar üstü Mutlak Fikri” hâkim kılacak, Türkün ruh kökü bağlılığın savaşçısı bizlerin mi olacak?…
Abdullah Gül, Milli Gençlik, Şubat 1976, Sayı 11Komünizmle Mücadele Dernekleri
Komünizmle Mücadele Derneği’ni kurma yönünde ilk girişim, 1948 yılında Zonguldak’ta gerçekleşmiştir. Bu girişimin başını, Necdet Sancar, Ziya Özkaynak, Bahattin Yurteri, Kani Engin, Zeki Kandemiroğlu, İsmail Tek, Tahsin Baysal ve Bahaddin Dökerel çekmiştir. Derneği kurma yönündeki girişimler 1948 yılında başlamasına rağmen, derneğin kuruluşu 1950 yılında gerçekleşir. Derneğin ilk genel başkanı da Dökerel’dir. Derneğin canlanması ve faal hale geçmesi ise ikisi de lise öğretmeni olan Necdet Sancar136 ve Ziya Özkaynak sayesinde gerçekleşir.137 27 Eylül 1951 tarihinde gerçekleşen ikinci kongrede ise Talip Taşman Başkanlığa, Necdet Sancar İkinci Başkanlığa gelmiştir. Dernek, yayın faaliyetlerinde de bulunmuş; “Nazım Hikmet Meselesinde A. E. Yalman’a Cevap”, “Türk Gencine Açık Mektup”, “Komünist Nedir”, “Komünizmin İçyüzü”, “Kızıl Cennet Masalı” ve “Mehmet Emin Yurdakul” adlı eserleri yayınlamıştır. Ayrıca “Komünizme Karşı Türklük” adlı 15 günde bir yayınlanan bir gazete çıkarmıştır. Zonguldak’ta kurulan bu dernek, 1953 yılında, Türk Milliyetçiler Derneği’ne katılarak faaliyetlerine son vermiştir.138
Derneği kurma yönünde ikinci girişim İstanbul’da gerçekleşmiştir. 7 Aralık 1956 tarihinde İstanbul’da kurulan derneğin Başkanı Burhanettin Şener, Genel Sekreteri ise Altan Deliorman’dır. Altan Deliorman, “Pantürkizmdeki Yanlışlar” adlı yazısında Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’ni (TKMD) ilki 1948 yılında gerçekleşen girişim olmak üzere “Birinci TKMD”, “İkinci TKMD” ve “Üçüncü TKMD” olarak dönemlendiriyor.139
İstanbul’da kurulan dernek amacını şöyle açıklamıştır:
Milli bünyemizi meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmektir. Bu gayeye ulaşabilmek için tarihe, vatana ve Allah’a bağlılığı kökleştirmek.
140Dernek, kuruluşundan kısa bir süre sonra, “Gençliği vazifeye davet ediyoruz, Uyanık ve Dikkatli olalım” başlıklı bir beyanname yayınlamıştır:
Arkadaşlar, vatandaş!
Rusya dünya sulhunu binbir siyasi entrika ve tahriklerle bozmağa çalışırken, bir yandan da hür milletlerin bünyelerini yıpratmak gayesiyle iğrenç rejiminin zehirli tohumlarını yaymağa çalışmaktadır.
Maalesef birçok yerlerde olduğu gibi memleketimizde de bu soysuz maksada alet olan zavallılar bulunmaktadır. Türklükten, vatan sevgisinden, dinden; Allahtan ve insanı insan yapan her çeşit hasletlerden yoksun, bihaber bulunan bu komünist uşakları, kanunlarımızı her an tepelerinde bir balyoz gibi hissettikleri için, faaliyetlerini türlü şekilde maskelemektedirler.
Maksatları, fırsat buldukça bünyemizde gedikler açmak bizi zayıf düşürmektir. Karşımıza hiçbir zaman hakiki renkleriyle çıkmak cesareti gösteremeyen bu satılmışlarla en tesirli mücadeleyi ancak uyanık gençlik yapacaktır.
Milliyetçi arkadaş!
Nemelazımcılığı artık bırakalım. Sizlerin uyanıklığı ve hassasiyeti onları daima mağlup edecektir. Fakat henüz milli meselelerde senin kazandığın muafiyeti henüz kazanmamış toy vatan evlatları var. Komünistlerin ilk hedefi olan bu masum arkadaşları ikaz başlıca vazifendir.
Unutma ve derhal bu mücadeleye katıl!
Komünistlerle tek bir cephe olarak daha kesin neticeler almak gayesi ile “Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği” kurulmuştur. Sen de soysuzluğun, anarşinin ve hiyanetin tepesine inecek yumruklardan biri olmalısın. Bu hayırlı teşekkül sizlerin gayretiyle gelişecek, yaşayacak, vazife görecektir. Vazife seni bekliyor.
141Derneğin, Genel Merkez adına yayınladığı ikinci beyannamede ise, “teşkilatlanma” çağrısı yapılır:
Şimdi milliyetçi, vatansever, komünist düşmanı halkımıza düşen vazife şudur:
Böyle çetin, fakat şerefli bir mücadeleye atılanları yalnız bırakmamak, bulunduğumuz yerlerde derneğin teşkilatlanmasına çalışmak, komünizmle ilgili bütün müşküllerinizde dernek genel merkezi ile temasa geçmek, derneğin gayesini yaymak ve tanıtmak.
Dernek 27 Mayıs’ın ardından çalışmalarını sona erdirmiş, 1963 yılında ise merkezi İzmir olmak üzere yeniden kurulmuştur. Altan Deliorman, derneğin bu dönemini, Üçüncü TKMD olarak adlandırıyor. Derneğin bu döneminde, daha kuruluş aşamasındayken, “milliyetçi” kesim ile “mukaddesatçı” kesim arasında bir çekişme yaşanır. Derneğin kuruluşuna ön ayak olan, “bu işi düşünen, başlatan, kotaran” Zübeyir Yetik, mukaddesatçı kesimin önde gelen kişisi olarak derneğin dışında tutulur ve milliyetçi kesim kuruluşu gerçekleştirir. Ancak, Yetik de dâhil olmak üzere mukaddesatçı kesim, dernek içerisinde faaliyetlerine devam eder. Yetik, kendilerinin dernek çalışmasından dışlanmak istenmesini, derneğin Amerika ile olan ilişkilerine bağlar. Yetik’in anlatımlarına göre, dernek içerisinde mali kaynak ve destek bulabilmek amacıyla Amerikan Konsolosluğu’na başvurmak görüşülür ve kabul edilir. Sonrasını Yetik şöyle anlatmaktadır:142
Meğerse, bizimkiler Konsolosluk ile görüşmüşler, taleplerini iletmişler. Konsolosluktakiler “Bunların da sözü mü olur?” dercesine küçük bir matbaa makinesi, ses cihazlarıyla donatılmış cip ve daha bilmem neler verebileceklerini söylemiş; ancak bir şart ileri sürmüşler. Şartları da “Zübeyir Yetik ve İhsan Emci’nin Dernek ile olan ilgilerinin kesilmesi ve sürdürdükleri çalışmaların önünün alınması” imiş. Çünkü biz, “İslam referanslı bir düşüncenin sahibi olarak mutlaka pasifize edilmeli”ymişiz.
Zübeyir Yetik, Geçmişten Notlar (2008)Bu bilgiden yola çıkan Yetik, kendisinin kurucular listesine alınmayışını, şube kurmasının önlenmesini ve üyeliğe dahi kabul edilmeyişini dikkate aldığında, “bu parmağın başından beri işin içinde olduğu” sonucuna vardığını söylüyor.
İzmir merkezli bu yeni derneğin çalışmaları, 1965 yılında genel başkanlığına Toprak dergisi sahibi İlhan Egemen Darendelioğlu’nun143 geçmesi ile hızla yaygınlaşır; 1965 yılında 27 olan şube sayısı kısa bir süre sonra 110’a çıkar. Dernek, 1965 yılından itibaren birçok ilde mitingler düzenler. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel de, 16 Temmuz 1965 tarihinde istifa edene kadar birkaç gün de olsa derneğin fahri başkanlığını yapmıştır.144 Bu dönemde radyolarda, “Devlet Başkanlığı’nın emriyle”, “Vatandaş Dikkat! Su uyur komünizm uyumaz”, “Komünist, Türk ve Müslüman kıyafetine bürünerek arana girer”, “Komünizm tatlı dille arkadan sokan bir yılandır” spotları yayınlanır.145
Derneğin şubelerinde düzenlenen toplantılarda, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Dr. Fethi Tevetoğlu,146 Kadircan Kaflı, Necip Fazıl Kısakürek, Ergun Göze, Aclan Sayılgan, Galip Erdem, İhsan Taşdelen konuşmalar yaparlar.
1960’lı yılların sonlarında, imam hatip lisesindeki bazı hocaları tarafından Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne götürüldüklerini söyleyen Abdurrahman Dilipak’ın anlatımları da, Yetik’in aktardığı bilgileri tamamlaması ve bu derneklerin anlaşılması açısından önemlidir. Dilipak, bu derneklerde, “Amerikan Haberler Ajansı’nın basılı dokümanları” bulunduğunu ve bir askeri savcının, buluşmalardan birinde “Vurun ama öldürmeyin, mahkemeye düşmeden karakolda iken bize haber verin” dediklerini belirtiyor.147
Günümüzün öne çıkan simalarından Fethullah Gülen de derneğin Erzurum’daki kurucuları arasındadır.148 Kendisi bu teşebbüsünü şöyle anlatmaktadır:149
Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi de Erzurum’da bizim gayretlerimizle açılacaktı. İsmi Ali’ydi, bir arkadaşı İzmir’e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camiinin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden anlayan bir akrabam vardı. O gelip bizi uyardı, bize yol gösterdi… Tabii, o gün için içimizde kanunları bilen de yoktu. Zaten Erzurum’daki arkadaşlar da, benim derneklerle bu kadar içli-dışlı olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketlerimden rahatsız oldular. “Bu Komünizmle Mücadele Derneği” de nereden çıktı? Sen, “Nurları oku. Bundan iyi mücadele olmaz.” dediler. Daha sonra da “Meğer biz yanılmışız” diyecekler ve Komünizmle Mücadele Derneğini onlar kuracaklardı. Fakat o gün için benim teşebbüslerim yadırganıp tenkid konusu yapılıyordu.
Fethullah Gülen, aktaran Erdoğan, L. (1997)Zübeyir Yetik, Komünizmle Mücadele Derneği’ni değerlendirirken, aslında “asıl görmeleri gerekenleri” göremediklerini söylüyor:150
O günlerde komünizm, kimimiz işin teori vesairesini biliyor olsak da, önümüze konulmuş şu boksörlerin yumruklayarak çalışma yaptığı tulum gibi bir şeydi. Şu var ki, boksörlerin yumruk atarak kendilerini geliştirmelerine karşın, biz bu tulumla uğraşırken gerçekte oyalanıyor, güç kaybediyor; hatta asıl görmemiz gerekenleri görmek için fırsatımız kalmıyordu. Tabii bu gerçeği sonraları fark ettim.
Zübeyir Yetik, Geçmişten Notlar (2008)Dernek, ilki 1965 yılında İzmir’de olmak üzere, Antalya, Adana, Erzurum, Kars ve Trabzon’da “Komünizmi Tel’in Mitingleri” düzenler ve İstanbul’da MTTB’nin düzenlediği bütün mitinglere de fiilen katılır, MTTB’ye yardımcı olur. Derneğin, mitingler ve konferanslar dışındaki bir başka önemli faaliyet alanını ise yayıncılık oluşturur. 1965 yılı sonuna kadar Mücadele isimli bir dergi yayınlanır. Bu derginin yanı sıra, “küçük fakat hayli faydalı” üç de kitap basılır. Bunlardan ilki “Kızıl Albay Pankovski’nin Gizli Defteri” adını taşır. İkincisi, Hayri Ilgar tarafından yazılmış olan “Komünizm ve Tenkidi”, üçüncüsü ise derneğin Aydın Şube Başkanı Avukat Orhan Özgedik’in yazdığı “Komünizmle Mücadele ve Yolları” kitaplarıdır.151
Mücadele Birliği (MB)
Bir yandan “sağ cephenin Dev-Genç’i” denilen,152 diğer yandan devlet tarafından kurdurulduğu iddia edilen153 Mücadele Birliği, (oluşumu 1964’lü yıllara kadar dayansa da154) 18 Kasım 1967 tarihinde resmi olarak kurulur. Kurucuları, üç imam ve bir Yüksek İslam Enstitüsü öğrencisidir. Kurucu üç imamdan birisi eski bir “öğrenci lideri” olan ve genel başkanlık görevini üstlenen Necmettin Erişen’dir. Bu yapının “ideologu”, “fikir babası” ise Aykut Edibali’dir.155 Derneğin kuruluş çalışmalarında bulunmuş olan İrfan Küçükköy, derneğin ilkelerini “Anti-siyonist, anti-komünist, anti-kapitalist, milli değerlere bağlı olmak, İslam’a saygılı olmak” olarak sıralıyor.156
MB, “Sancak” ve “Milliyetçi Kültür Birlikleri” adları altında örgütlenmektedir. Üye sayısı gelişmiş illerde Sancaklar kurulmaktadır. MB’nin, Konya, Afyon ve İstanbul olmak üzere üç Sancağı vardır. Sancak bulunmayan illerde ise Milliyetçi Kültür Birlikleri kurulur.
MB, şiddetten kaçınmayan ancak silahlı çatışmadan uzak duran bir yapılanma olarak ifade edilmektedir. MB’nin lideri konumundaki Aykut Edibali de, “Ben hiçbirinin burnunu kanatmadım, çocuğum gibi üzerlerine titredim, sattırmadım, ne kan sattım ne sattırdım.” sözleriyle bu durumu ifade etmiştir.157 Ancak, MB bünyesi içerisinde, 1969 Şubat’ında “Huzur ve Asayiş Komitesi” adı altında bir “vurucu güç” oluşturulmuş ve bu gücün eğitimi için, İstanbul-Büyükçekmece yakınlarındaki Gürpınar köyünde bir kamp kurulmuştur.158 Erişen de, MB’nin sembolünde yer alan yumruğun anlamını, o dönem kullandıkları “İmanı için yumruğunu kullanmayan Müslüman değildir” sloganına bağlıyor.159
Birliğin yayın organı olan Yeniden Milli Mücadele dergisinin 23 Şubat 1971 tarihli sayısında yer alan, Konya ve Kayseri’deki provokasyon ve saldırılar ile Kanlı Pazar’ın savunulduğu yazı Birlik hakkında fikir vermek için yeterlidir:
Konya, Kayseri ve Taksim’de kuvvetini ve temayülünü belirten millet, gayrımilli olan ne varsa, hepsini çöp sepetine atmanın sabırlı heyecanı ve zaferinden emin bekleyişi içindedir. Milletin zaferini geciktirecek hiçbir kudret yoktur.
160MB taraftarları ile MTTB’li öğrenciler arasında da bir dönem çatışma yaşanır. Aynı saflarda yer almaları çatışmalarına engel değildir. Fetih kutlamaları nedeniyle çıkan bir anlaşmazlık nedeniyle 29 Mayıs 1970 tarihinde MB taraftarları MTTB’lilere saldırır. Bunun üzerine dönemin MTTB Genel Başkanı Burhanettin Kayhan, MB ile bir alakaları olmadığını ve MB’nin yanlış yolda olduğunu belirten bir açıklama yapar.161
MB’nin, devlet tarafından kurdurulduğu yönündeki tartışmalar ise özellikle 1970’li yıllarda gündeme gelir. MB saflarında yer almış olan Cemil Çiçek de 2002 yılındaki bir söyleşisinde, sadece MB’nin değil tüm “o nev’i grupların” “devletin bilgisi ve ilgisi dâhilinde” kurulduğunu şu sözlerle dile getiriyor:162
Nitekim, 68 şartlarında o soğuk savaş döneminde devletin yakın ilgisi ve bilgisi dâhilinde çalışma yapan kuruluşlar olduğu anlaşılıyor bunların. Ben orada belli bir süre bulundum ve neticede bazı şeyleri de görüp en erken ayrılanlardanım. (…) O neviden gruplar o günün şartları altında kıymet-i harbiyesi olan gruplardı. Siz Yozgat’tan, Samsun’dan, Trabzon’dan kalkıp gelmişsiniz İstanbul’a. Herkes “Rusya Türkiye’yi işgal edecek, Türk devleti tehlikede. Ey ehli vatan ayağa kalkın, saf tutun bu tehlikeyi bertaraf edin” diyor. Sizler de iyi niyetlerle bu neviden kuruluşlara giriyorsunuz. Şimdi bu devletin garip tarafı. Bu nevi kuruluşları kurduruyor sonra da “buraya niye girdin” diye sorguluyor.
Cemil Çiçek, Yeni Şafak, 16 Haziran 2002Mücadele Birliği adlı bir de kitap yazmış olan İrfan Küçükköy de, hareket içerisindeki bazı arkadaşlarının istihbaratçılarla yakın ilişkileri olduğunu belirtiyor ve Hiram Abbas, Mehmet Eymür ve Abdullah Çatlı ile olan ilişkileri anlatıyor. Ancak buna rağmen, “devlet mi kurdurdu?” sorusuna, “Devleti, milleti, orduyu savunduğumuz için bize sempati duyuyorlardı ama kesinlikle onların kurduğu bir hareket değil” cevabını veriyor.163 O dönem, MB’yi izlemekle görevli bir polis olan Saadettin Tantan’ın da, MB söz konusu olduğunda, “ha, şu Ziya Uygur’un kurduğu teşkilat mı?” sözlerini kullandığı iddia ediliyor.164 Tantan’ın sözünü ettiği Ziya Uygur, “3 Mayıs 1944 Türkçülük olayları”165 nedeniyle ordudan atılan ancak askeri istihbarat görevini sürdüren, bir devlet görevlisidir.
Kendisi de 1970’li yıllarda sağcı gençlik içerisinde yer almış olan akademisyen Mümtaz’er Türköne ise MB hakkında oldukça kesin konuşmaktadır. Türköne’ye göre, MB, başından sonuna kadar özel harp dairesinin belirlediği standartlara göre kurulmuştur.166
MB, 1970’li yıllarda, milliyetçi çizginin giderek daha baskın hale gelmesi üzerine parçalanmaya başlar ve ayrılıklar yaşanır. 23 Kasım 1992 yılından beri, Aykut Edibali’nin liderliğindeki Millet Partisi, MB’nin devamı olarak varlığını sürdürmektedir.
MB içerisinde bulunmuş birçok isim, sonradan Türkiye siyaseti içerisinde önemli görevler üstlenmiştir. Bu isimlerin bazıları şunlardır: Aykut Edibali, Cemil Çiçek, İ. Melih Gökçek, Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Halil Şıvgın, Ali Müfit Gürtuna, Ahmet Taşgetiren, Taha Akyol, Yavuz Aslan Argun, Necmettin Erişen, Burhan Özfatura.167
Türbanın Atası “Şulebaşı” ve Üniversitelerde İlk Boykot
1968 yılı üniversitelerde boykot ve işgallerin başladığı ve giderek tırmandığı yıl olur. Bu boykotları gerçekleştiren solcu gençlik olsa da ilk boykot farklı bir nedenle, farklı bir kesim tarafından başlatılır: Ankara’da İlahiyat Fakültesi’nde, başörtüsü takan Hatice Babacan’ın ve derste hocası Doç. Dr. Bahriye Üçok ile tartışan ve ona “hakaret eden” Mustafa Demirsöz’ün okuldan uzaklaştırılmaları üzerine ilk boykot gündeme gelir. Boykotta MTTB etkindir. Konuyla ilgili olarak düzenlenen basın toplantısında konuşan İsmail Kahraman, “Bu, üniversite tarihine yüz karası olarak geçecek bir karardır.” diyerek Babacan’ın okuldan uzaklaştırılmasını protesto eder.168 MTTB’nin etkinliğine rağmen eyleme solcu öğrenciler de destek verirler.169
Bu olaylar ve sonrasında yaşanan gelişmeler, o dönem çıkmakta olan “Milli Hareket” adlı derginin Mayıs 1968 tarihli 22. sayısında şöyle anlatılır:170
İlahiyat fakültesinde durum
İki öğrencinin fakülteden atılması üzerine boykota başlanan bu fakültede olaylar hızla gelişti. Okuldan uzaklaştırma cezası alan Mustafa Demirsöz’ün fakülte önünde çadır kurarak oruca başlamasından sonra, fakülte öğrencileri bir bildiri yayınlayarak durumu ve görüşlerini açıklamışlar, bir süre sonra ise dekan istifa ederek adeta suçluluğunu kabul etmiştir. Bir süre sonra ise fakülte olayların yatışması için bir aylık tatile sokulmuş, öğrenciler ise bu tatilin maksatlı olduğunu savunarak fakülteye gelmeye, üst sınıf öğrencileri birinci ve ikinci sınıf öğrencilerine ders vermeye başlamışlardır. Durum Türkiye için gerçekten enteresan bir mahiyet almaya başlamıştır. Fakülte öğrencilerinin yayınladıkları bildiri şöyledir:
(…) Yine aynı doçent hanım [Bahriye Üçok], ders esnasında telkin ettiği fikirlerinin müsteşrik görüşü olduğunu İslami kaynaklarda böyle bir şey olmadığını söyleyen ikinci sınıf talebesi Mustafa Demirsöz’ü geri kafalı, batı düşmanı, iptidai ve yobaz gibi sözlerle tahkir ve tezyif ederek tahrik ettikten sonra aldığı cevap üzerine Yönetim Kuruluna şikâyet ederek TARDINI171 sağlamıştır.
(…) Hatice Babacan’ın tardına asıl sebep başını açmaması olmakla beraber kararda tardı: ‘gerek okul içinde ve gerek dışında ve gerekse basın yolu ile okulun manevi şahsiyetini zedeleyici beyan ve davranışlarda bulunmak’ gibi bir zahiri sebebe bağlanmıştır.
Milli Hareket dergisi, Mayıs 1968, Sayı 22Babacan, İlahiyat Fakültesi’nden uzaklaştırılmasının ardından, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne kayıt yaptırır ve türbanıyla okuduğu bu fakülteden mezun olur.172
Bu olay, sonraki yıllarda Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer tutacak olan türban sorununun ilk göstergelerinden birisi olması nedeniyle ve olayda yer alan isimlerin bugüne çağrışımlarıyla ayrıca dikkat çekmektedir.
O dönemlerde henüz “türban” tanımı yoktur. Hatice Babacan için öğrencilerin bildirisinde “başını eşarp ile örten” tanımı yapılıyor. Ancak “türban” sorununun temeli de o günlerde, daha doğrusu o yıllarda atılıyor. Hatice Babacan’dan önce 1950’lerde Dr. Hümeyra Ökten, 1964’te okulu birincilikle bitirdiği halde geleneksel konuşmayı yapması engellenen tıp öğrencisi Gülsen Ataseven başını örtmüş ancak bu olaylar “münferit” olarak görülmüş ve yankı bulmamıştı. Ancak 1960’ların ortalarından itibaren Şule Yüksel Şenler adıyla birlikte başını örtmek konusu toplumun gündemine girmiştir.
Hatice Babacan’ın da kendisini bir konferansta dinledikten sonra okulda başörtüsü takmaya karar verdiği,173 Şule Yüksel Şenler de İslamcı çevrelerde sembol isimlerden biri. Şenler’i böylesi önemli kılan, türban konusunu gündeme taşıması ve bu konuda mücadelesiyle öne çıkan ilk kadın olmasıdır.
60’ların sonlarında bir başka ‘yıldız’ daha görüyoruz: Şule Yüksel Şenler. 1965’te tesettüre giren 1937 doğumlu Şule Yüksel’e, ‘Yeni İstiklal’ gazetesindeki yazıları nedeniyle dava üstüne dava açılıyordu. Bu arada Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, “Sokaklardaki kapalı hanımların öncüleri cezalarını görecekler” deyince Yüksel bir açık mektup yayınladı: “Cumhurbaşkanı, Allah’tan ve milletten özür dilemelidir.” Ve anında 9 ay hapisle cezalandırıldı. Cevdet Sunay iki ay sonra onu affetti. Ancak Şule Yüksel affı reddetti ve cezaevinde yedi ay daha yattı. Bu olay İslami kesimi daha da heyecanlandırmış, Yüksel’i daha da parlatmıştı. Türkiye’nin dört bir yanını dolaşarak konferanslar veriyordu. Onu örnek alan kimi genç kızlar başlarını, ‘Şule-başı’ ya da ‘sıkma baş’ denilen bir biçimde örtmeye başlamıştı. (Şulebaşı bugünkü türbanın anası sayılır.)
174“Sıkmabaş” veya “şulebaş” isimleri medya tarafından Şenler’in ortaya çıkardığı, yeni örtünme şekline verilen isimdir. Şenler, yeni bir şekle neden ihtiyaç duyduğunu şöyle anlatıyor:175
O zamanlar örtünen kişilere “Ayşeler, Fatmalar” deniyordu. Bu isimler o kadar basite indirgenmişti ki, hep hizmetçiler, kapıcı hanımları falan örtünür anlayışı vardı. Bu kompleks içerisindeki genç kızlar ve hanımlarımız Ayşe ve Fatmalara benzemek istemiyordu. Genç kızlarımız, hanımlar bu aşağılık kompleksinden kurtulsunlar istiyordum. (…) O dönemde modern bir ailede yetiştiğim için sinemaya da giderdim. Bir aktör vardı. Türban takardı. Hoşuma giderdi ama tabi önden açık, yarım bağlıydı. Biz bunu boynu da kapatacak şekilde aldık. Saçı göstermeden yine boyun kapalı arkadan bağladık. Daha sonra buna “sıkma baş” dendi. İlk önce böyle oldu.
Şule Yüksel ŞenlerŞenler, Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı Yeni İstiklal ve Bugün gazetelerinde, örtünme ve kadınlar üzerine yazdığı yazılarla, İslami çevrelerde sembol isimlerden biri haline gelir ve bunu ülkenin pek çok yerinde verdiği konferanslar izler.176 Bu duruma bir de hapse girmesi eklenince, Şenler’in, dönemin İslami figürleri arasındaki yeri iyice pekişir ve Şule Yüksel Şenler adı etrafında, örtünme konusu da gündemdeki yerini alır. Şenler, AP’nin Edebiyat ve Gençlik Kolları başkanlığını da yapar.
15 Mart 2011 tarihli Milli Gazete‘de, “Üsküdar Belediyesi’nin himayesinde İHL [İmam Hatip Lisesi] Sözlük tarafından düzenlenen İlk Cemre: Şule Yüksel Şenler Vefa Gecesi” tanıtımı için yazılan şu sözler, Şenler’e yüklenen misyonu göstermektedir:177
Dindar kadın kimliği yıllar süren buhranın ve bocalamanın ardından nihayet aradığı temsilcisini, aradığı ışığı bulmuştu. Kadın yazar sayısının bir elin parmağını geçmediği bu dönemde inancı uğruna zorlu bir mücadeleye giren Şule Yüksel Şenler’i Anadolu insanı bağrına basacaktı…
Milli Gazete, 15 Mart 2011Bugüne dair çağrışımlara gelirsek: Hatice Babacan’ın soyadı Türkiye’de politik yaşamı biraz olsun takip eden hemen herkese tanıdık gelecektir. Hatice Babacan, 19 Kasım 2002 tarihinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti’nde (58. Hükümet) ve sonrasında kurulan 59. Hükümet döneminde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini yürütmüş, 3 Haziran 2005 tarihinde Avrupa Birliği ile müzakereleri yürütmek üzere Başmüzakereci olarak görevlendirilmiş, 60. Hükümet döneminde ise Dışişleri Bakanlığı ve Başmüzakereci olarak görev almış olan Ali Babacan’ın halasıdır.178
İkinci olarak, Şule Yüksel Şenler’in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile olan bağına değinilebilir. Bu konuda 22 Mart 2004 tarihli Milliyet gazetesinden bir alıntı yapalım:
‘Emine ile Tayyip’i ben tanıştırdım’
Emine Erdoğan’ın kendisine özenip örtündüğünü açıklaması üzerine Habertürk’e konuşan yazar Şule Yüksel Şenler, Recep Tayyip Erdoğan’la Emine Erdoğan’ı kendisinin tanıştırdığını öne sürdü. Şenler, şöyle konuştu: ‘1967-1968 yıllarında Emine Hanım’la tanıştık. Çok aktif, kültürel sahalarda çalışmasını seven birisiydi. Emine Hanım ile Tayyip Bey’in karşılaşmalarına ben neden oldum. Erbakan Taksim’de konuşuyordu. Tayyip Bey anons yapıyordu. Yine coşturucu şiirler okuyup gelenleri takdim ediyordu. Biz ön sıradaydık. Karşılıklı bir çekim oldu. Sonra Emine’ye ‘Ne oldu yüzün kızardı’ dedim. O da ‘Ben bu zatı rüyamda gördüm. Benim onunla evleneceğim söylendi’ diye yanıt verdi. Tayyip Bey’le konuştum. Onun da niyeti olduğunu anlayınca birliktelikleri oldu.
Milliyet, 22 Mart 2004“Çöpçatanlık” kısmı bir yana, 2000’li yıllarda Türkiye’nin resmi siyasetinde önemli yerlere gelmiş olan isimlerin durduğu yerleri ve ilişkileri görebilmek açısından ilginç bu ayrıntılar.
Son bir çağrışım olarak da Bahriye Üçok ismini anabiliriz. Bahriye Üçok’un hayatını anlatan yazılar “60’lı yıllardan itibaren tehditler almaya başladı ve kendini güvende hissetmediği için akademik çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.” kalıp cümlesini kullanıyor genelde.179 Akademik yaşamına ara veren Üçok, 1971’de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü seçiliyor, beş yıl boyunca Cumhuriyet Senatosu divan üyeliği yapıyor, 1977’de CHP’ye katılıyor, 12 Eylül’den sonra açılan Halkçı Parti’nin kurucu üyesi oluyor ve 1984 seçimlerinde Ordu’dan milletvekili seçiliyor, 1986 yılında da SHP’ye üye oluyor. 6 Ekim 1990 tarihinde evine postalanan bir bombalı paketi açmak isterken bombanın patlamasıyla yaşamını kaybediyor. Hayatını kaybettiğinde Üçok’un, İlahiyat Fakültesi’nde görev almış bir öğretim üyesi olarak “İslam’da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığını” açıklaması nedeniyle tehditler aldığı biliniyordu.180
Hatice Babacan ve Şule Yüksel Şenler’in o yıllarda yaşadıkları, “İslami” hareketliliğin o dönemki durumu hakkında sınırlı da olsa bilgi vermektedir. İslamcılar, giderek politik yaşamda kendilerini görünür kılmakta, kendi talepleriyle ortaya çıkmakta ve belki de daha önemlisi, gündelik yaşama dair istekleriyle gündeme gelmekte yani popülerleşmektedirler.

