16 Şubat 1969’a Giden Yol
Sağ ve solun tanımlamaları
1960’lı yıllarda, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin Genel Başkanlığı’nı yapmış olan İlhan Egemen Darendelioğlu, 16 Şubat 1969 günü gerçekleşen olayları “Vatan ve Millet bütünlüğünü korumanın şeref ve haysiyetleri korumak olduğuna inanan şuurlu bir kitlenin komünizme ve anarşizme karşı MİLLİ bir reaksiyonu” olarak açıklamaktadır. Darendelioğlu’na göre 16 Şubat, “komünistlerin kıyamı vatanseverlerin galeyanı”dır.1 Sağ için 16 Şubat, Darendelioğlu’nun sözlerinden de anlaşılacağı gibi, “Komünizme ve anarşizme karşı milli reaksiyon”dur.
Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) Genel Başkanlığı yapmış olan Yusuf Küpeli ise 16 Şubat’ın, “basit bir ilerici-gerici, dinci-komünist çatışması” olmanın ötesinde “bağımsızlık savaşı veren halkımızla kafaca ve midece satılmış, aldatılmış emperyalizmin elindeki güçlerin kavgası” olduğunu söylüyor.2 Solcular için 16 Şubat, bağımsızlık isteyenlerin Amerikancıların saldırısına uğradığı gündür.
Sağcılar solcuları “Moskof” olmakla, solcular sağcıları Amerikancılıkla suçlamaktadır. İki kutuplu dünyanın iki kutbu, Türkiye siyasetinin de Procrust yatağını3 oluşturmakta, siyasetin var olan, oluşan güçlerini kendisine göre yontmakta, çerçevesini belirleyen güçlü etkenlerden biri olmaktadır.
1960’lı yıllarda sağcı, İslamcı camianın önde gelen isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek, komünizmi “uyuz”a, “Moskof nezlesi”ne benzetirken,4 Sezai Karakoç ise komünizm için “insanlığın nevrozu” nitelendirmesini yapar.5 Necip Fazıl, bu hastalıktan korunmak için “Amerika’yı tutmak zorunludur” derken,6 Mehmet Şevket Eygi de Amerika’yı tutmanın “ehven-i şer” olduğunu belirtir.7 Sağ, bu dönemde kendisini antikomünizm üzerinden kurar ve safını Amerika’nın yanında belirler. Solcular ise bağımsızlıkçı tutumlarıyla, Amerika’nın karşısında sosyalist ülkelerin yanında saf tutarlar. Çekoslovakya’nın Sovyetler Birliği tarafından işgali gibi durumlarda ise solun ezberi bozulur ve işgali alkışlayanlar olduğu gibi, suskunlukla geçiştirenler, eleştirenler de görülür.
Siyasi ayrışmalar ve kutuplaşma
1960’lı yıllarda Türkiye’nin siyasi arenası, iki kutuplu dünyanın etkisiyle yeniden şekillenir. Türkiye siyasetinde 2000’lerde de varlığını koruyan temel ayrışmalar 1960’lı yıllarda cisimleşir. Daha önce var olan “komünist-milliyetçi mukaddesatçı” ayrılığı yerini “sağ-sol” ayrılığına bırakır. “Sağ” ve “sol” terimleri bugünkü anlamlarıyla Türkiye siyasetinde yerini bu süreçte alır. “Milliyetçi mukaddesatçı” kesimin “milliyetçiler” ve “İslamcılar” diye ayrışmasının belirgin hale gelmesi ve ayrı örgütlenmelerin oluşması da bu süreçte gerçekleşir.
Bu yıllarda solcular cephesinde de ikilikler ve ayrışmalar yaşanır. En temel ayrılık Sosyalist Devrimciler-Milli Demokratik Devrimciler ayrımıdır. Bu ayrımın kökeninde 1950’lerde TKP içerisinde yaşanan ayrılık varsa da, bu ayrışmanın ayrı örgütlenmeler halinde ortaya çıkışı bu süreçte gerçekleşir. Bu cephedeki bir diğer ayrım da solcu gençlik örgütlerinin yanı sıra Kürt gençlerinin kurduğu Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) ile kendisini var eden milliyetçilik temelli ayrımdır. Kürt gençleri bu dönemde kendi örgütlülüklerini oluştururlar.
Tüm bu ayrışmalar, 1960’ların ikinci yarısında yatağını oluşturmuş ve o dere yatakları o günden bu güne giderek derinleşmiştir. Bugün Türkiye’de Meclis çatısı altında siyaset yapanların, devlet içerisinde önemli mevkilerde yer tutanların oldukça önemli bir bölümü o günün çatışmaları içerisinde yetişmiştir. 16 Şubat işte bu süreçte, bu ayrışmaların orta yerinde gerçekleşir.
Kitapta, Kanlı Pazar anlatılmadan önce, Kanlı Pazar’ı ortaya çıkaracak olan bu ayrışma süreci ayrıntılarıyla ele alınacak, hem aktörler hem de sürecin kendisi irdelenecektir.
Sol ve sağın birbirini eleştirisi
Dünyayı saran ve sarsan ’68 devrimci dalgasının ve Sovyetler Birliği, Çin, Küba devrimleriyle Vietnam ve Filistin dirénişlerinin etkisi altındaki solcu gençlik, bağımsızlıkçı olarak gördüğü Kemalizme sahip çıkarak8 başladıkları yolculuklarını devrimci olarak tamamlayıp devrimi amaçlayan radikal silahlı devrimci örgütler kurarken; sağcılar bu gelişme karşısında “vatan kurtarma”9 misyonuyla hareket ederler ve Amerika’nın yanında saf tutarak sistemin savunuculuğunu yaparlar.Durdukları bu yerler, sağcılara ve solculara renklerini ve niteliklerini de verir. Sol da sağ da bu nitelikleri nedeniyle birbirlerini karşılıklı olarak eleştirirler.
Sağa göre sol, Kemalizmle olan akrabalığı nedeniyle, 27 Mayıs darbesine sahip çıktığı ve “asker sivil aydın zümre” ile ittifakı öngördüğü için “cuntacı”dır. Bu eleştiriyi daha da boyutlu hale getirip, bütün bir gençlik hareketini cuntacıların kullandığını ve idare ettiğini iddia edenler de vardır.10 Bu söylemler, MDD teorisinden11 ve bu teorinin öncülüğünü yapan bazı insanların askeriye içerisindeki sol kesimlerle gerçekleştirmeye çalıştığı ittifaklardan beslenmektedir.12 Bu söylemlerin sahipleri, solcu gençliğin 1960’lardan 1970’lere kadar uzanan süreçteki değişim ve dönüşümlerini göz ardı ederek, gençliğin tutum ve eylemlerinden örnekler verebilmektedirler. Bu eleştiriyi getirenler, solcu gençliğin ana gövdesinin, TİP’in parlamentarizminin sınırlarını aştığı gibi cuntacı söylemleri de aştığını ve kendi öz örgütlülüklerini kurduklarını göz ardı etmektedir.13 Solcu gençlik 1960’lı yıllarda Kemalizm’den sosyalizme ve giderek de radikal silahlı devrimci örgütlere uzanan bir seyir izlemiştir.14
Solun Kemalizm’le olan akrabalığına yönelik önemli bir eleştiri de DDKO’nun kuruluşu sırasında Kürt gençlerinden ve aydınlarından gelmektedir. DDKO’lular solcu gençliği, Kürt ulusal taleplerini görmezden gelmekle, bu taleplerin çözümünü devrimden sonraya ertelemekle eleştirmektedir.15
Solcu gençlik, bu dönemde kendisini milliyetçi olarak tanımlamaktadır ve pek çok açıklamasında kullandığı dil sağcı gençlikle benzeşmektedir. Ancak solcuların bu tutumunu, günümüzün kriterleriyle veya sağcıların milliyetçilik anlayışı üzerinden değerlendirmek yanlış sonuçlar doğuracaktır. 1960’lar Türkiyesi’nin solcularının milliyetçilik anlayışı antiemperyalizm merkezlidir ve emperyalizme karşı milliyetçi tavır alışı içermektedir. Sağcıların milliyetçilik anlayışı ise Türk milliyetçiliği merkezlidir ve içe dönüktür, azınlıkları ve ülke içerisindeki farklı ulusal talepleri ezmeyi amaçlamaktadır.Bu ayrım ve sürecin genel hatları gözetilmeden, solun bütün sürecini milliyetçi, Kemalist olarak nitelendirmek kolaycılık olacaktır. 16
Sağ tarafından sola getirilen başlıca eleştiri ise dış mihraklara bağlı olmaktır. Devlet yayınlarında da sıkça TKP’nin, Rusya’nın Türkiye bürosu olarak çalıştığı eleştirisi dillendirilmektedir.17 Buna rağmen 1960’lar Türkiye’sinde TKP’nin solcu gençliğe örgütsel önderlik etmekten uzak olduğu, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı gibi TKP’nin tanınmış isimleri üzerinden sağladığı etkinliğini de 1960’ların sonlarına doğru önemli oranda yitirdiği ve gençliğin bu kişilerle de polemiğe girip kendi yapılanmalarını oluşturduğu bilinmektedir. Bu yüzden solcu gençliğe yönelik dış mihrak eleştirisi oldukça zayıf kalmaktadır.
Sağcılar ise Amerikancı tutumları nedeniyle, solcular tarafından Amerika’nın Türkiye’deki uzantısı olmakla, ırkçılıkla ve faşistlikle eleştirilmişlerdir. Sağcıların “vatan kurtarma” refleksiyle sola karşı yürüttükleri savaş onları sistemin savunucusu konumuna yerleştirmiştir. Bu durum bir yandan bir on yıl sonra başlayacak olan “kontrgerilla” suçlamasının zeminini oluştururken diğer yandan da bu insanları giderek sistemin yürütücüsü durumuna getirmiştir. 1960’larda 20’li yaşlarında olan bu insanlar Türkiye siyasal yaşamında giderek artan bir etkinlik kazanmıştır. 2000’ler Türkiyesi’nde, Cumhurbaşkanlığından Başbakanlığa pek çok makamda 1960’ların bu aktörleri yer almaktadır.
“Vatan kurtarma” anlayışı, 1960’lı yıllarda sağın bütün kesimlerinin ortak özelliğidir. 1960’ların sonlarında gündeme gelen Komando Kampları gibi oluşumlar bu iddianın birer kanıtı olarak gözükmektedir. Yine 1960’larda kurulan Mücadele Birliği (MB) etrafında süren “devlet kurdurttu” tartışmaları da, sağın üzerindeki şaibenin bir başka örneğidir.18 Bu konuda, “içeriden” bir görüş olarak, o dönem MB saflarında yer almış olan Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili Cemil Çiçek’in görüşleri dikkate alınabilir. Çiçek, sadece MB’nin değil tüm “o nev’i grupların” “devletin bilgisi ve ilgisi dahilinde” kurulduğunu söylemektedir.19
Milliyetçi mukaddesatçı kesimin üzerinde ortaklaştığı önemli temalardan birini “Türk milliyetçiliği” oluşturmaktadır. 1960’larda sağın, milliyetçiler ve İslamcılar olarak ayrışmasının belirginleşmesinden sonra bile bu ortaklık varlığını korumuştur. Milliyetçiler de zamanla kendi içlerinde ayrışmalar yaşamış ve bir kesimi “Türkçülük”te ısrar ederken bir kesimi zamanla “Türk-İslam sentezi”ni benimsemiştir. Tüm bu ayrışmalara rağmen sağın milliyetçiliği içe dönük olma özelliğini korumuş ve sağın Türkiye’deki farklı milliyetlerin varlığını tanıması için aradan 40 yıl geçmesi gerekmiştir.
16 Şubat’ın odağında 6. Filo
16 Şubat’ın odağında 6. Filo vardır. 1960’ların ikinci yarısında 6. Filo’nun her gelişi solcular tarafından protesto edilir. 1968 yılında Vedat Demircioğlu ve Atalay Savaş bu protestolarla bağlantılı olarak yaşamlarını yitirirler. 1969 yılı Şubat’ında 6. Filo tekrar geldiğinde ise tansiyon daha da yükselmiştir. Solcu öğrenci, işçi ve meslek kuruluşları 6. Filo’yu protesto için bir dizi eylemlilik planlarlar. Bu eylemliliklerin en üst noktasını 16 Şubat günü Taksim’de düzenlenecek olan “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” oluşturacaktır.
6. Filo’nun Dolmabahçe açıklarına demirlediği 10 Şubat gününden itibaren tansiyon giderek yükselir. Solcular 6. Filo karşıtı eylemler yaparken sağcılar 6. Filo’nun hamiliğini üstlenmiş durumdadır. 11 Şubat günü, solcu gençlerin Beyazıt’taki yangın kulesine, üzerinde Vedat Demircioğlu’nun resminin bulunduğu kırmızı bir bayrak asmasını “kuleye kızıl bayrak çekildi” haberiyle manşet yapan sağcı basın gün gün tansiyonu yükseltir. 14 Şubat günü “Bayrağa Saygı Mitingi” düzenleyen sağcıların “bu son fikri ikazımızdır sıra fiili ikazda”, “ya tam susturacağız ya kan kusturacağız” söylemleri yaşanacakların da habercisidir.
Bugün gazetesinin ve bu gazetenin baş yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin bu süreçte özel bir yeri olduğu yazı ve haberler üzerinden görülebiliyor. Eygi’nin komünizme karşı cihad çağrıları ve gazetenin “Kızılları Boğmanın Vakti Geldi” şeklindeki manşetleri bu özel sorumluluğun göstergesidir.
16 Şubat günü, solcuların düzenlediği miting sağcıların saldırısına uğrar. Saldırı organizedir. Bu organizasyonun ayrıntıları yıllar sonra açığa çıkacaktır. Saldırı için başka illerden insanlar getirilmiş, toplantılar yapılmış, iki kamyon sopa saldırganlara aleni bir şekilde dağıtılmış, saldırganların birbirini tanıması için yakalarına rozetler takılmış ve polisle koordinasyon sağlanmıştır. Kanlı Pazar bu yönüyle, 1970’lerde başlayacak olan organize ve kitlesel katliamların ilk örneği, habercisi olarak görülebilir.
Kanlı Pazar, gençliğin sol ve sağ olarak ikiye ayrıldığı ve çatışmaya başladığı süreçte de bir dönüm noktasına işaret etmektedir. Kanlı Pazar’ın gerçekleştiği yıl, ölümler ve öldürmeler de sıradanlaşmaya başlayacaktır. Bu dönemin yayınlarına bakıldığında hem sağ hem de sol çevreler kendisinin meşru müdafaada bulunduklarını iddia etmektedir. Sağ 1968 yılından itibaren “Komando Kampları” örgütlerken,20 solcu gençler ise 1969 yılından itibaren Filistin’e giderek buradaki kamplarda eğitim görmeye başlar.21 Bu, Hamas’ın İslami kimliği üzerinden Filistin direnişine destek vermeye başlayan günümüz sağı için ironik bir durumdur. Sol, 1960’lardan itibaren Filistin davasına sahip çıkıp Filistinli örgütlerle bağ kurarken sağ o dönemde Amerikancıdır.
Bu kitap hakkında
Bugüne kadar Kanlı Pazar üzerine yazılmış tek kitap 1960’larda Komünizmle Mücadele Derneği Genel Başkanlığı yapmış olan İlhan Egemen Darendelioğlu’na aittir ve bu kitapta sağın bakış açısı en kaba haliyle yansıtılmaktadır. 1995 tarihli “Kanlı Pazar” adlı bu kitabında Darendelioğlu, 16 Şubat’ı “Kanlı Pazar” değil “Şanlı Pazar” olarak nitelendirmek gerektiğini savunmaktadır.
Bu konuda bir çalışma yapmanın zor taraflarından birini, yayınların, kaynakların taraflılığı oluşturmaktadır. Bir olayı tek kaynaktan okumak, tek anlatıya bağlı kalmak yanlış yönlendirilmeye neden olabilmektedir. Bu konuda sağ kesimden de sol kesimden de yazarlarca kaleme alınmış olan kitaplar son kertede taraflıdır. Örneğin, karşılıklı olarak gerçekleşen yurt baskınları söz konusu olduğunda bir taraf önce kendisinin gerçekleştirdiği kışkırtıcı bir girişimi hiç dillendirmeyip, olayı karşı taraf başlatmış gibi anlatırken, olayları başlattığı iddia edilen taraf da kendi yurt baskını sırasında gerçekleşen cam çerçeve kırıp ortalığı dağıtma durumuna hiç değinmeyip baskını bir ziyaretmiş gibi anlatabilmektedir.Bu kitapta, okura göreli de olsa objektif analiz şansı tanıyabilmek kaygısıyla, olaylar farklı kaynaklardan karşılaştırılarak ele alınmış, olayları ve olguları değerlendirmekten ziyade görünür kılmak amaçlanmış ve değerlendirmeler okuyucuya bırakılmıştır.
“‘Kanlı’ vak’aların yaşanmadığı bir dünyada yaşamak dileğiyle…”
Mustafa Eren, Ocak 2012, İstanbul
