Üsküdar belediye başkanlığının el değiştirmesi ve AKP’ye geçmesi, bu süreçte yaşananlara dair gördüklerimiz ve iddia edilenler uzunca bir süredir yaşadıklarımızın, yaşatılanların son ve uç örneklerinden birini oluşturdu. Son yerel seçimlerde CHP oyların yüzde 49.9’unu alarak birinci parti olmuş, kendisinden sonra gelen AKP’ye yaklaşık 24 bin oy farkı atmıştı. Ancak Belediye Başkanı Sinem Dedetaş tutuklandı. Sonrasında Belediye Meclisi’nde yapılan oylamada bir başka CHP’li başkan vekili olarak seçildi. AKP, bu seçime itiraz etti ve mahkeme seçimlerin yenilenmesi kararı aldı.

CHP’nin mecliste 27, AKP ve MHP’nin ise toplamda 17 sandalyesi varken CHP’li 4 meclis üyesi AKP’ye geçti. Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik yaptığı açıklamada bu dört kişiden birinin savcının kendisini tutuklamakla tehdit ettiğini, engelli eşi ve oğlu olduğu için parti değiştirmek zorunda kaldığını telefonda ağlayarak anlattığını belirtti. Çelik, ikinci kişinin hapishanede bulunan oğlunun çıkarılması karşılığında parti değiştirdiğinin kulislerde ve Üsküdar sokaklarında konuşulduğunu da açıkladı. Üçüncü kişi için dile getirilenler ise duyum olmanın ötesinde. Çelik, bu kişinin oğlunun “terör örgütü üyeliğinden” ceza aldığı için sürgünde olduğunu ve Adalet Bakanlığının oğlunun ülkeye dönüşüne imkan sağlayacağını söylediğini ilk seçimde onlarca meclis üyesi önünde dile getirdiğini açıkladı. Dördüncü kişi için ise 500 bin ile bir milyon dolar aldığına dair iddialar olduğu basına yansıdı. Üstelik Çelik’in açıklamasındaki bir başka dikkat çekici iddia ise bu 4 kişinin ailesi ve yakınları etkileyemesinler diye bir otelde polis eşliğinde tutulduğuydu.

5 Eylül tarihinde yapılacak seçimlerden önce 2 ve 3 Eylül tarihlerinde üç CHP’li meclis üyesi gözaltına alındı ve ikisi tutuklandı. Bunun üzerine sayı 21’e 21 eşitlenmiş oldu. CHP’nin meclis üyeleri gözaltındayken yapılmak istenen seçimlere CHP ve Yeni Parti’li meclis üyeleri katılamayınca seçimler 8 Eylül tarihine ertelendi. 8 Eylül tarihinde yapılan seçimlerde AKP’nin adayı 23’e 19 oyla başkan seçildi. Yeni Parti İl Başkanı Çelik, AKP’nin adayına oy veren iki kişiden birinin ismini de vererek savcılık eliyle patronu üzerinden tehdit edildiğini ve savcılığa çağrılan başka meclis üyeleri de olduğunu belirtti.

Sonuç olarak CHP adayının yaklaşık 24 bin oy fazlasıyla seçildiği bir ilçede, tehdit, şantaj ve rüşvet iddiaları arasında belediye başkanlığı el değiştirdi. Ve bu herkesin gözleri önünde oldu. Bu pervasızlık ve hoyratlık tıpkı ölmek üzere birinin (demokrasinin) hayatının film şeridi gibi gözlerinin önünden akması misali yaşadıklarımızı getiriyor akla.

“Benim memurum işini bilir”

“Bir kere delmekle bir şey olmaz”

“Gemi değil gemicik”

Başakşehir’in tartışmalı şampiyonluğu

Devlet yetkililerinin evinde ayakkabı kutularında çıkan paralar

Gülerek yolsuzluğun araştırılmasını reddetmek

Çocuğa istismar davasını “rızası vardı” diye savunmak

Toplu istismarda “bir kereden bir şey olmaz” diyebilmek

Kayyum uygulamaları

Üsküdar belediyesinin el değiştirmesi olayında yaşananlar

Bunlar elbette ilk akla gelenler. Hepsi bir camda açılan kılcal çatlaklar. Tek başına ciddi bir hasar vermiyor gibi görünüyorlar ama bu çatlakların sayısı arttıkça camın, üstelik de “kendiliğinden” tuzla buz olmasına yol açacakları aşikar.

Toplumu bir arada tutan değer yargıları, yazılı olmayan kurallar gittikçe aşınıyor. Bundan çok değil 25-30 yıl önce duyulduğunda ayıplanan, yadırganan olaylar artık olağanlaşmış, sıradanlaşmış ve dahası “kabullenilmiş” durumda. Elbette yolsuzluk, kuralsızlık, seçmen iradesinin çeşitli yollarla gaspı şu ya da bu oranda hep vardı. Ancak yaygınlığı, boyutu bu aşamada değildi, yöntemleri itibariyle bu kadar pervasızca ve hoyratça uygulanmıyordu, eleştiri kanalları daha açıktı ve daha gizli kapaklı yapılmaya, göze sokulmamaya çalışılırdı. Gelinen aşamada tüm eşikler adım adım aşılmış ve gösterinin kendisi normalleştirmenin, kabul ettirmenin bir aracı, yöntemi haline dönüşmüş durumda. Ne yazık ki eleştirel amaçla üretilen birçok ürün de eleştirel içeriğinden ve üretenin niyetinden bağımsız olarak bu amaca hizmet eder hale geldi.

Sabah programlarında her gün üzerimize boca edilenleri ve ana akım medyayı neredeyse tamamen kontrol altında tutan ve “muhafazakar” kimliğiyle bilinen bir iktidarın buna sessiz kalmasının nedenini belki de burada aramak lazım. Buradaki karşı çıkış “ahlakçılık” olarak etiketlenebilecek bir pozisyondan kaynaklanmıyor. Farklı din, milliyet, politik tutumları toplumsal doğrultuda kesen ve temelde, ortak payda olarak toplumu bir arada tutan değer yargılarının erozyonu ve toplumsal yapının çözülmesi eleştiriye kaynaklık etmektedir.

Elbette bu değer yitimi tamamen kendiliğinden gerçekleşmiyor. Büyük oranda ve her uygulamayla her defasında yukarıdan aşağıya küçük dozlar halinde zerk ediliyor. Asıl olarak gücü elinde tutanlar (ağırlıklı olarak politikacılar, askerler, bürokratlar, iş insanları gibi toplumdaki karar vericiler vb.) kendi çıkarlarına hizmet eden kural dışı, müeyyide dışı, etik dışı uygulamalarıyla ilk ivmeyi veriyorlar ve tüm bunlar suya atılan taşın etkisi misali toplumda yankılanıyor. Bu yankı büyüdükçe gücü elinde tutanların yapabileceklerinin boyutu da artıyor.

Bu noktada bir fail tespit etmek gerekirse, “tüm toplumun giderek fail haline geldiği” gibi kolaycı bir yanıt verilebilir ancak bu doğru olmaz. Bu keyfilik, bu zorbalık ve bu pişkinlik “cezasızlık” olmadan sürdürülemez ve dalga dalga yayılamaz. Siyasal iktidarların izin vermediği hiçbir düzende kendisine yaygınlaşacağı, normalleşeceği bir ortam bulamaz. Bu nedenle asıl fail cezasızlıkla bu ivmelenmenin kalp atışını sağlayan siyasi iktidarlardır.

Hiçbir toplum kılcal çatlakların sayısı arttığında öngörülebilir, güvenilir bir biçimde bir arada yaşayamaz. Yitirilen değer yargılarının yerini “gemisini kurtaran kaptan” anlayışı alır ve her değer yargısı kendi ortalama insan tipolojisini yaratır. “Tek keriz ben miyim?” diyerek yeni sürece, duruma “rasyonel” olarak uyum sağlamanın kendisi normalleşir. Ve toplumsal çözülme de böyle başlar.

Kısa vadede kuralsızlıktan yararlananlar kazandıklarını düşünebilirler. Ancak güven, hakkaniyet, sözün ve kuralın bağlayıcılığı, seçim sonucuna saygı gibi normlar yalnızca mağdurları koruyan formel süsler değildir. Toplumun taşıyıcı kolonlarıdır. Bunları aşındıran bir toplum sonunda kendi üzerinde durduğu zemini de ortadan kaldırır.